Tekel İşçileri Haykırıyor: Ölmek Var, Dönmek Yok!

2001’de özelleştirilme kararı alınan ve o tarihten beridir direnişlere sahne olan Tekel özelleştirmesi 2008 yılının Şubat ayında tamamlandı. İhale sonucunda Tekel, 1.72 milyar dolar karşılığında British American Tobacco’ya satıldı.
Özelleştirme sonrası işlerini kaybetmeyecekleri söylenen işçiler 4/C statüsünde işe alınacaktı. Ancak bu kararın amacı açıktı (4/C kısmi zamanlı çalıştırılan ve ücretlerini çalıştıkları gün üzerinden alan işçilerin sözleşme statüsüdür, ayrıca 4/C statüsünde işe alınan işçiler tatil sürelerince ücret alamaz ve geçici işçi statüsünde olduklarından genellikle bir sene sonra işten atılırlar). (Şu an işçilerin 1400 tl olan maaşı, aldıkları 8 ikramiye ile birlikte 1700 tl civarına ulaşmakta; 4-C olduklarında ise 10 ay 650 tl maaşla çalışmaları istenmektedir. İşgüvenceleri ise tamamen ortadan kalkmaktadır.) Böylece burjuva devlet hem başını ağrıtmadan özelleştirme sürecini atlatacak hem de işçileri en ağır şartlarda ve iş güvencesiz çalıştırarak ağababalarının karlarını garanti altına alacaktı. Zaten ihaleden önce bu güvence ihaleye girecek kapitalistlere verilmişti.
Bu süreçten sonra inişli çıkışlı bir mücadele dönemi geçiren işçiler, Salı gününden itibaren direnişlerini yükseltti. Türkiye’nin 21 ilinden Ankara’ya gelen 10 bini aşkın Tekel işçisi ve ailesi, AKP binasının önünde direnişe geçti. İşçilerin bir bölümü AKP binasının önünde bekleyişe geçerken, bir bölümü de Abdi İpekçi Parkı’nda sloganlarla arkadaşlarını bekliyordu. İşçiler kararlıydı. “Ölmek var, dönmek yok!” diyorlardı. Devletin bir sınıf hareketinden ne kadar korktuğu ise bir kez daha görüldü. Tüm alışveriş merkezlerinin önü ve işçilerin geçebileceği tüm güzergâh sivil polisler, çevik kuvvet ekipleri, TOMAlar ve panzerlerle çevrilmişti. Polisler yarı-otomatik silahlarla kuşanmıştı. Bu direnişle birlikte etekleri tutuşan burjuva devlet, işçilerle görüşmeyi kabul etti. Görüşme sonucunda geri adım atmayan işçiler talepleri kabul edilmeyince direnişe devam kararı aldı. İşçiler zaten hazırlıklıydı. Yatak yorgan, çoluk çocuk gelmişlerdi.
Geceyi Ulus’taki Atatürk Spor Salonu’nda geçiren işçiler sabahın erken saatlerinde Abdi İpekçi Parkı’na geldiler. Parkta sloganlar ve türküler eşliğinde halaylar çekildi. Daha sonra işçiler AKP Genel Merkezi önüne doğru yürüyüşe geçti. Kitlenin önüne polis barikatları kuruldu. İşçiler tüm kararlılıklarıyla polis barikatına yüklendi. Bunun üzerine polis terörü başladı. İşçilerin üzerine gazlar ve coplarla saldıran polisler, buna rağmen işçileri dağıtamadı. Bunun üzerine işçiler parktaki süs havuzunun etrafına toplandı. Soğuk havaya rağmen bazı işçiler havuza girerek, “Biz buraya ölmeye geldik. Hakkımızı alıncaya kadar gitmeyeceğiz. Burada olmak bizim kanuni hakkımız. Biz hakkımızı almaya geldik buraya, ama bize müdahale edildi. Birçok arkadaşımız hastanede. Ama biz her şeyi göze alarak buraya geldik. Ölmek var dönmek yok” diye haykırdı. Geceyi AKP binasının yakınlarında geçiren diğer kitle ise Genel Merkezin önüne gelerek eylemlerine devam etti. Polisin sınıf kardeşlerine saldırdığının duyan işçiler AKP önündeki polis barikatlarına yüklenmeye başladı. Ancak araya sendika yöneticilerinin girmesiyle işçiler durduruldu. Daha sonra hep beraber yürüyüşe geçen kitle, tekrar Abdi İpekçi Parkı’nda toplandı.
Direnişin 3 gününde polis terörünün dozu iyiden iyiye arttı. Abdi İpekçi Parkı’nda toplanan işçiler tamamıyla ablukaya alındı. Birçok milletvekilinin oy kaygılarıyla gelip konuşma yaptığı, sabahın erken saatlerinden öğleden sonraya kadar polis sürekli göstericileri tehdit edip dağılmalarını telkin etti. Direnen işçilerin direncini kırmak için son çare olarak günlerdir soğukta bekleyen ve açlık nedeniyle sağlık durumları kötüye giden işçilerin kumanyalarını içeri sokmamak oldu. Bunun üzerineyse egemenlerin alışık olduğumuz oyunlarından biri daha sahne aldı. Önce kürsüye çıkan CHP milletvekili kumanyaların içeriye alınacağını açıkladı. Daha sonra kumanyalar polis barikatı arasından içeriye girmeye başladı. Tam da bu sırada, polis anonsu işçilere son uyarıyı yaptı ve tam 1 dakika sonra saldırı başladı. Anlayacağınız polisin işçilerin yemek yemesine bile tahammülü kalmamıştı. Amaç açıktı: İşçiler öyle bir yılmalıydı ki hemen akşam memleketlerine dönsünler… Ancak öyle olmadı. Ankara soğuğunda polis panzerlerinden sıkılan tazyikli su işçilere bir adım bile geri attırmadı. Bunun üzerine oturma eylemine geçen işçilerin üzerine gaz bombaları yağmaya başladı. Daha fazla dayanamayan kitle önce caddeye çıkıp yolu kapatmaya çalıştı. Ancak polisin birkaç defa daha gazla müdahalesine maruz kalan işçiler iki ana gruba bölündü ve gruplar halinde Türk-İş Genel Merkezi’nin önüne yürüdü.
Türk-İş’in önü artık yeni eylem alanına dönüştü. İşçilerin öfkesi tavan yapmıştı. Birçok arkadaşları polis terörü eşliğinde gözaltına alınmıştı. İşçiler asla mücadeleden vazgeçmeyeceklerini haykırdılar tüm gece. Bu arada birçok devrimci grup da işçilerle dayanışmak için Türk-İş önündeydi. Bizler de Sürekli Devrim Hareketi olarak günün başından itibaren işçilerle omuz omuza direndik. Birçok işçiyle sohbet imkânı yakaladığımız bu bekleyiş tam bir politik eğitimdi. Birçok işçiyle kalıcı olacağına inandığımız ilişkiler kuruldu. Alanda yaptığımız gazete dağıtımı sırasında sohbet imkânı bulduğumuz diğer işçiler ise bizlere işçilerin mücadele içerisinde ne kadar hızlı ve doğru öğrendiğinin en büyük kanıtı oldu.
Daha sonra KESK’li kamu emekçileri saldırıları kınayan bir basın açıklaması yaptıktan sonra gruba katıldı. DİSK ve Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar da gruba katıldı. Tam bir dayanışma havasında geçen eylem akşam 9 sularında Türk-İş Genel Başkanı’nın gruba “Tekel işçisi hariç tüm arkadaşların alandan ayrılmasını istiyorum. İşçilerle toplantı yapacağım.” demesi üzerine dağıldı. İşçiler bu duruma tepki gösterdi. Neden onlarla günlerdir dayanışma içinde olan bizlerin alandan ayrılmak zorunda olduğunu anlayamamıştı. Hatta bazı işçiler “Türk-İş bizi eve gönderebilir” demesi durumu açıkça ortaya koyuyordu. Yapılan toplantılarda eyleme devam kararı alındı. İşçilerin kararlılığı ve öfkesinden korkan sendika bürokratları bitirme kararı almaktan korkup işi bir eylemsizlik, Türk-İş önünde bekleme durumuna indirgeyip işçileri yıldırdıktan sonra göndermeyi hedeflediler. Tekel işçilerinin direnişi 21 Aralık itibariyle 7.gününe girmiştir ve Ankara’ya gelişlerinin 3. gününden itibaren işçiler bir bekleyiş durumuna itilmiştir ve önlerine bir eylem süreci konulmamaktadır. Dün gece itibariyle işçilerin Türk-İş binasını boşaltmaları istenmiştir. Sendika bürokratları, Türk-İş binasını fiilen ele geçirmiş bulunan işçilerin bugün yapılacak Türk-İş Başkanlar Kurulu ya da sonrasında eylemi bitirme kararı aldığında yapabileceklerinden korkusuna böyle bir adım attı. Türk-İş, işçilerin kararlılığı ve gösterebilecekleri ve kendilerini devlet ve kolluğuyla karşı karşıya getirebilecek eylem potansiyelleri karşısında korkuya kapılmakta, eylemin bir an önce bitmesini istemektedir. Ancak bu isteğini bugün dayatabilecek gücü bulamaması bunu bekleme sürecinin yaratacağı demoralizasyon üzerinden yapmayacağı anlamına gelmemektedir.   
Özelleştirmelerin işçi sınıfı için anlamı ne “vatan” malının satılması, ne de devletin kar kaybıdır. Özelleştirmelerin doğası gereği rolü hak gaspları ve işten çıkarılmalardır. İşçi sınıfının mücadeleleriyle kazanılan ve “sosyal devlet” adı altında burjuvazinin bir lütuf olarak sunulan bu haklar, özelleştirmeler yolu ile geri alınıyor. İşçi sınıfının, bunun ne kadar bilincinde olduğunun en büyük kanıtı bu eylemliklerin etrafında örüldüğü taleplerdir. İşçilerin en önemli talebi tüm eski haklarının korunması ve 4/C statüsünün yerine iş güvencesidir.
Son dönemler de yükselen eylemlikler ve grevler sınıf savaşını yükseltiyor. Özellikle taşıdığı potansiyel ve militan ruhuyla devam eden Tekel direnişi bizlere, İşçinin Yolu’ndan ilerleyen Devrimci Marksistlere yol gösteriyor. Bu direniş zafer ya da yenilgiyle sonuçlanabilir. Ancak bizlerin mücadelesi tüm dünya sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir toplum olana kadar devam edecek. Bu uğurda yapmamız gereken, işçi sınıfının uluslararası öncüsünü yaratıp, tüm sınıf kalkışmalarını sistemin kalbine yöneltmektir. Tekel işçileri hala eylemlere Türk bayraklarıyla gelip, konuşma yapmaya gelen MHP’li faşist milletvekili Oktay Vural’ı dinliyor olabilir. Ancak tarihsel deneyimimizin defalarca kanıtladığı gibi işçiler mücadele içinde öğrenir. Polisin emek mücadelelerini en sert şekilde bastırmasından, faşistlerin Kent A.Ş işçilerine saldırmasından ve daha birçok örnekten öğrenirler. Ve sonunda görecekler ki, bu kavgada ne milliyetçiliğe ne de ulusal çıkarlara yer vardır. Burjuvazi çoktan bu sınırları ortadan kaldırmıştır. Milliyetçilik zehrini ise sınıf mücadelelerine karşı bir panzehir olarak kullanmaktadır. Lenin’in de dediği gibi, “Yaşasın şovenizme, bütün ülkelerin burjuvalarının yurtseverliğine karşı işçilerin enternasyonal kardeşliği!”