Şeyh Said İsyanından Dersim Katliamına…

Son birkaç aydır Kürt sorununa sözde çözüm getirecek açılım tartışmaları yoğun bir biçimde devam ediyor. CHP milletvekili Onur Öymen'in meclisteki tartışmalar sırasında Dersim Katliamı'nı öven yorumları resmi ideolojinin ve CHP'nin gerçek niteliğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Yalana, inkâra, asimilasyona dayalı bir resmi ideoloji yaratan egemenler, Kürt halkını sindirebilmek için baskı ve imha politikalarını en yoğun biçimde uygulamaktan dün olduğu gibi bugün de çekinmemektedirler.
Türk etnik kimliğini bir üst kimlik olarak halklara dayatma ve bu üst kimlikle bir ulus-devlet yaratma projesi esas olarak 1889'da kurulmuş İttihat ve Terakki'ye aittir. Mustafa Kemal yönetimini bu açıdan ele aldığımızda; İttihat ve Terakki'yle arasında çok önemli bir bünye farkı olmadığını görüyoruz. 1908'de yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki, Kürt halkına yönelik baskı ve asimilasyon politikalarını uygulamaya koydu. 1. Dünya Savaşı ile birlikte 1916 yılında yerlerini değiştirmek zorunda bırakılan Kürtlerin Türklerin içinde oranı % 5'i geçmeyecek şekilde dağıtılarak eritilmesine dönük politikalar yürürlükteydi.
Erzurum, Sivas ve Amasya Kongrelerinde Mustafa Kemal, Kürt halkının desteğini almak adına Kürt halkını tanıyıcı ve haklarını destekleyici söylemler geliştirdi. Kürt halkı Mustafa Kemal tarafından "ortak düşmana karşı birleşmeye" çağrıldı. 1920'de toplanan parlamentoda Kürt milletvekilleri kendi kimlikleri, kendi dilleriyle konuştular.1921 geçici anayasasında Kürdistan bölgesinin özerkliği tanındı. Ne var ki ulusal mücadelenin kazanımla sonuçlanacağı netleşip Kemalist iktidar kendini daha az tehdit altında hissedince Kürt halkına verilen sözler kolayca unutulup anılmaz oldu. 1921 Anayasasındaki kısmi haklar 1924 Anayasasında yer bulamayacaktı.
Geleceğini güvence altına almış Kemalist iktidar tarafından cumhuriyetin ilan edilmesi ve hilafetin lağvedilmesiyle, 1918'den beri sürdürülen Kürtlerle iyi geçinme politikasına duyulan ihtiyaç ortadan kalkıyordu. 1921'den 1937'ye kadar uzanan süreçte Kürt coğrafyası sürekli isyan halindeydi. Kanla bastırılan bu isyanlar, resmi tarihin yapılanları meşru göstermek adına dillendirdiği gibi şeriatı geri getirmeye yönelik "irticai" hareketler değil; ezilen bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı talebi üzerinden yükselmişti. Bunların içinde en çok ses getirenlerden biri, egemen sınıfların kanlı yüzünü ilk kez bu kadar yakından gösterdiği, Kürt halkının Şeyh Said isyanı olarak bilinen ayaklanmasıydı.

ŞEYH SAİD İSYANI(1925)

15 Şubat 1925'te Anadolu Ajansı'nın kısa bir haberinde, Genç yakınlarındaki Piran köyünde jandarma birliğiyle, başlarında Şeyh Said denilen birinin elli kadar yandaşı arasında bir "çatışma" çıktığı bildiriliyordu. Basın 26 Şubat'ta tüm bölgenin isyancılarının ele geçtiğini yazıyordu. Hareketin dini nedenlerle başlatıldığını ve amacının Abdulhamit'in oğlu Selim'i tahta geçirmek olduğu söyleniyordu. Kemalist yönetimin kendi sınıf gerçeklerine göre yeni baştan yazdığı tarih, yıllardır ezilen Kürt halkının hakları için yürüttüğü mücadeleyi dış mihrakların etkisi altında gerçekleştirilen irticai bir hareket olarak niteliyordu.
Hizbe Azadiya Kürdistan olarak bilinen ve bağımsız Kürdistan'ı kurmayı amaçlayan; Kürt aydınları tarafından kurulmuş örgüt, Şeyh Said isyanının başlatıcısı olacaktı. Azadi'nin varlığı ve çalışmaları 1924 yılında Kemalist yönetimin dikkatini yoğun olarak çekmeye başlayacaktı. Önder kadroları tutuklamalarına rağmen Şeyh Said'i etkisiz hale getirmek adına somut bir neden yaratamıyorlardı. 
Şeyh Said baskılar karşısında Piran kasabasına kaçtı. Jandarma Şeyh Said'in yanındakileri tutuklamak istiyordu. Jandarma tutuklama için harekete geçince 13 Şubat 1925'te Piran'da patlayan silah bir anda dört bir yanı saran isyanın kıvılcımı olacaktı. Başkaldırı hızla yayıldı. Genç ilçesi ve Elazığ ele geçirildi. Gelişmeler üzerine doğu illerinde sıkıyönetim ilan edildi. Mustafa Kemal isyancılar karşısında gereken tedbirleri alamayıp “yumuşak” davranan Fethi Okyar hükümeti yerine Kürt halkının direnişini kırmak üzere daha sert tedbirler getirecek İsmet İnönü hükümetini kurdurttu. Büyüyen isyan karşısında kısa süren bir gerileme ve şaşkınlıktan sonra egemenler kendini toparladı ve acımasız bir bastırma hareketine girişti. 9 Martta göreve başlayan İsmet İnönü, "Gazi hazretlerinin arzuladıkları en büyük şiddet politikasını" uygulayacaktı. İlk görev olarak "Takrir-i Sükun Yasası" çıkarılıyor ve muhalefetin başı eziliyordu. İsyan bölgesinde yakılmadık tek bir köy bırakılmadı. Ayaklanma bölgeye gönderilen otuz bin asker tarafından bastırıldı. Diyarbakır kuşatması sırasında tutuklananlar kurşuna dizilerek katledildi. Şeyh Said 27 Mayıs 1925'te idam edildi.
1925'ten sonra Kürdistan'a koyu bir sansür uygulanacak, buna acımasız bir baskı eşlik edecekti. İsyanlar dağınık bir biçimde de olsa devam ediyordu. Burjuva devlet, isyanları bastıramadığı noktada Kürt sorununu yok sayıyor, bölgedeki katliamları meşru göstermek için çeşitli argümanlar geliştiriyordu. Kürt coğrafyasına yapılan saldırılar "mağarada yaşayan" insanlara "medeniyet götürmek" içindi.
1930 yılında çıkarılan, o dönemde yaşanan Kürt isyanını bastırmak için işlenen cinayetlerin suç olarak görülmeyeceğini hükme bağlayan kanun, egemenlerin Kürt halkına yönelttiği baskı, zulüm ve imhanın kanlı boyutlarını da ortaya koymaktadır. Yasanın ilk maddesinde şunlar denilmektedir: “20 Haziran 1930’dan 10 Aralık 1930’a kadar, devlet ya da vilayet temsilcileri, askeri ya da sivil yetkililer, jandarma ya da korucular ya da üst makamlara yardım eden veya tek başlarına hareket eden siviller tarafından, Erzincan Vilayetindeki Pülümür ve Birinci Müfettişlik bölgesi dahil olmak üzere, Erciş, Zilan, Ağrı Dağı ve çevreleyen bölgelerde meydana gelen isyanların takibi ve bastırılması sırasında tek başına ya da topluca işlenen cinayetler ve diğer eylemler suç olarak görülmeyecektir.”
Halkların arasına düşmanlık tohumları eken bu zihniyet 1930'lardan sonra asimilasyon politikalarını resmileştirdi. 1934'te çıkarılan İskan Kanunu'yla Kürtlerin Türk nüfusu içinde eritilmesi sistematik biçimde uygulamaya kondu.1937'de Seyyid Rıza önderliğinde başlayacak Dersim İsyanı'na yapılan müdahale egemenlerin vahametini gizleyemeyeceği kadar kanlı olacaktı.

DERSİM KATLİAMI(1937)

Kemalist yönetim 1937 yılında "Kürtsüzleştirme" planı çerçevesinde baskıyı daha da derinleştiren bir dizi uygulama getiriyordu. İllerin başına askeri operasyonlar için tam yetkili askeri valiler atanıyor, Türkçe dışındaki tüm dillerde eğitim yasaklanıyordu.
1936 yılında Dersim bölgesinde askeri garnizonların kurulması niyeti büyük bir huzursuzluğa yol açmıştı. İlk kışlaların inşası da çatışmaları başlatan ana unsur oldu. "Dersim kasabı" olarak bilinen General Alpdoğan, hareketin önderi Seyyid Rıza'nın "Dersim'de Kürt halkının ulusal haklarına saygılı mahalli bir yönetim oluşturulması" talebine; Kemalist yönetimin emriyle savaş uçaklarıyla, top ve tanklarla cevap verecekti. Karadan hâkimiyeti
ele geçirmenin mümkün olmadığının anlaşılmasıyla hava operasyonu gündeme geldi. Sabiha Gökçen, Kürt halkının direnişi yürüttüğü ana bölge olan Laş mevkiini yerle bir etti. Seyyid Rıza 6 kişiyle birlikte idam edildi. 12 bin Kürt göçe zorlandı. Katledilenlerin sayısı ise yaklaşık 40 bindi. Böylece örgütlü Kürt hareketi dağıtıldı, mücadele yürütenlerin büyük bir kısmı öldürüldü, kalanlar göç ettirildi. Egemenlerin türlü baskılara maruz kalan Kürt halkına yönelik baskıları çeşitli görünümler altında devam etti.
Yalana, inkara asimilasyona dayanan bir resmi ideoloji yaratan egemen sınıflar, Kürt halkının haklı mücadelesini sindirebilmek için baskı ve imha politikalarını en yoğun biçimde uygulamıştır. Türkiye burjuvazisi emekçi sınıfları kendi safına çekmek, farklı halklara mensup emekçiler arasındaki birliğin önüne geçmek ve emekçilerin gerçek kurtuluşunun sınıf mücadelesinde olduğu bilincine varmasını engellemek için şovenizm zehrini saçmaya devam etmektedir. Şovenist zehir, egemenlerin kan ve gözyaşına dayanan katmerlenmiş sömürü düzeninin en büyük sigortasıdır. Egemenlerin dayanağı şovenizme karşı emekçilerin dayanağı ise birlikte verecekleri sınıf mücadelesidir. Tüm dünya işçilerinin gerçek kurtuluşu; dolayısıyla Türk ve Kürt sınıf kardeşlerimizin sömürü düzeninin yarattığı cendereden çıkış yolu sınıf mücadelesini yükseltip devrimle taçlandırmaktan geçmektedir.