Bilimsel Sömürü Yöntemleri: Taylorizm ve Parça Başı İş Sistemi
1900’lerin başında sermayenin yoğunlaşması büyük bir hız kazanmış, kapitalizmde tekelci güçler ağır basar hale gelmişti. Bunun sonucu işletmelerin büyümesi, sanayi üretiminin karmaşıklaşması oldu. Yüzlerce, binlerce işçi tek bir fabrikada toplanıyor ve bu da geniş ölçekte bir araya gelen emek gücünün koordinasyonunu zorunlu kılıyordu. Üstelik o dönemlerde, işçilerin ya da ustabaşlarının yapılacak işin yönetilmesinde, örgütlenmesinde, denetlenmesinde, çalışılacak saatlerin belirlenmesinde sözü nispeten daha fazla geçerliydi.
Bahsettiğimiz yıllarda ABD’de yaşamış F. Winslow Taylor, imalatta verimliliği artırmak için iş yönetiminin bilimselleştirilmesi üzerine çabalarda bulundu. 1911’de “Bilimsel Yönetimin İlkeleri” adlı meşhur eserini yazdı. Yaşadığı dönemde, üretim sürecini yönetenleri yetersiz buluyordu. Ayrıca Taylor’a göre işçiler, yapabilecekleri işi maksimum kapasiteyle yapmıyorlar, her zaman iş yavaşlatıyorlar, bir nevi kaytarıyorlardı. Taylor, bu duruma karşı işletme yönetiminin, üretim sürecinin her ayrıntısını bilmesi gerektiğini ileri sürdü. Böylece, üretim süreci her dakika gözlemlenecek ve yöneticiler tarafından en verimli şekilde yönlendirilecekti. İşçilerin ürettiği parça başına ne kadar alacağı saptanacak; bunlara ek olarak, kurulacak “ücret teşvik sistemleri”yle işçinin performansına göre primler ya da cezalar verilecekti.
Taylor hiç utanmadan, bütün bu bilimsellik süslü ve özünde patronlara hizmet eden safsataların, hem işverenlerin hem de işçilerin yararına olduğunu savunmuştur. Çünkü üretim üzerinde denetim artınca, verimlilik de artacak, böylece karlar artacak, doğal olarak işçi ücretleri de artacak(!) ve sınıf çatışmaları sona erecek(!), sendikalara gerek kalmayacaktı(!). Taylor, bütün bu zırvalıklara “bilimsel yönetim” adını vermiş olsa da, bilimin zerresi ortada yoktu. Olsa olsa, Taylor bulutların üzerinden dünyayı seyretmeye koyulmuş, hayaller kuruyordu.
Taylor’un ürettiği saçmalardan seçmeler bir yana, kapitalistlerin karlarını yükseltmeleri için, sermayenin birikimi için, üretimin verimli bir yönetim sürecine tabi tutulması gerekliydi. Çünkü işçinin ya da ustabaşının kontrolündeki iş süreci, sermayenin arzuladığı kar ve birikim hızı için yeterli değildir. İşte bu yüzden, Taylor’un girizgahını yaptığı metotlar, bütün kapitalist üretimi etkisi altına aldı. Artık her yerde, bilimsel iş yönetimi patronlar için büyük önem taşıyor. Üniversitelerde okutulan “Endüstri Mühendisliği” bölümleri “bilimsel yöneticileri” yetiştiriyor. Geleceğin yöneticilerine, seneler boyunca nasıl daha fazla kar elde edileceği anlatılıyor. Kar demek, işçinin emek gücüyle yarattığı değerlerin çalınan bir parçası demek. O zaman “bilimsel yönetim” demek, işçilerin nasıl daha fazla sömürüleceğini hesaplamak demek oluyor.
Şimdi Taylor’un önerilerinin ne anlama geldiğine biraz daha yakından bakalım. İşçi, yaptığı iş üzerindeki denetimini, kontrolünü kendisi yapmıyorsa, molasını kendisi ayarlayamıyorsa ne olur? Daha da önemlisi, emek süreci farklı iş alanlarına bölünürse ve emekçi üretim sürecinde saatlerce aynı sıkıcı hareketi tekrar edip durmak zorunda kalırsa ne olur? İşçi artık zanaatına, becerisine hakim değildir. İşçinin iş sürecinde kullanacağı, önceden depolamış olduğu bilgi artık yöneticinin eline geçmişse ne olur? İşçi artık, üretim sürecinde, insan olmaktan çıkarılmıştır. İşçi, makinenin bir parçasına dönüşmüş yani makinenin nefes alan zinciri haline gelmiştir. Üretimin bilgisi yöneticilerin eline geçmiştir, işçinin elindeyse sadece kol emeği kalmıştır. Kafa emeğiyle kol emeği ayrılmış ve birbirine düşman hale getirilmiştir.
İşte bilimsel yönetim, bu yabancılaşmış emeği kontrol etme ve onu giderek artan bir şekilde sermayenin aracı haline dönüştürme sürecinin bir parçasından başka bir şey değildir. Lenin’in ifadesiyle Taylorizm, “insanoğlunun makine tarafından köleleştirilmesidir.”
Parça başı üretim denilen ve işçilerin ürettiği her bir parça mal için belirli bir ücret aldığı sistem ise işçiler arasındaki rekabeti körüklemekten ve bu rekabeti patronun çıkarına kullanmaktan başka bir işe yaramaz. Bu iş politikası, işçilerin en bencil içgüdülerine seslenir. Daha çok kazanabilme dürtüsüyle hareket eden işçi kendisini ölümüne hırpalar, iş kazalarının sayısı artar. Ayrıca ücret standartları en çok üreten işçilere göre belirlenmeye çalışılır ve bu da işçilerin büyük çoğunluğunun ücretlerinin düşmesine ve herkes için gerçek ücretlerin düşmesine neden olur.
Büyük işletmelerde Taylorcu yönetim modelleri işçilerin büyük direnişleriyle karşılaşmıştır. İşçiler arası dayanışma ve örgütlü mücadele çoğu kez parça başı iş sisteminin kaldırılmasını sağlamıştır. Parça başı iş sistemleri, en geniş ölçekte zor yoluyla, devletin işçiler üzerinde korkunç baskı ve sömürü olanakları yarattığı örneklerde geçerli olur -Nazi Almanya’sı ve SSCB gibi. Bu gibi örneklerde bile, üzerlerindeki her türlü baskıya rağmen işçiler direnmişler; parça başı üretimin standardını yükselten, rekabet yaratan işçileri öldürmüşlerdir.
Bilimsel işletme yöntemleri, özünde her zaman sermayenin işçileri daha fazla sömürmesinin araçlarıdır. “Akıldışı bir sistemin akıldışı akılcılaştırılması”nı yapmaya çalışanlara karşı durmak işçi sınıfının, bir bütün olarak, sınıf bilinciyle ve dayanışmasıyla hareket etmesini gerektirir.