Çin'le Yapılan Stratejik Antlaşmanın Işığında Bolivarcı Devrim Stratejisi

Zaman içerisinde Chavez tüm dünyada, özellikle sol için, bir fenomene dönüştü. Venezuela'da gerçekleşenleri “Bolivarcı devrim” olarak nitelemek sol içindeki genel tutum. Chavez, bunu 21.yy sosyalizmi olarak adlandırıyor. Solun devrimci Marksizmi özümseyemeyen her renkten temsilcisi “Bolivarcı devrim” önünde şapka çıkarıyor, elbette bu durumda Chavez de onlar için büyük devrimci oluyor.

Bu iddia ve söylemlerin gerçeği yansıtmadığı gün gibi ortada. Chavez'in başkanlığında geçen onca yıla rağmen üretim araçlarının hala kapitalistlerin mülkiyetinde olması ve temel misyonu bu sınıfsal hakimiyeti korumak olan burjuva ordu ve devlet mekanizmasının sapasağlam yerinde durması, uzun boylu açıklamalara girmeden “devrim” iddiasının boşluğunu gözler önüne seriyor. Burjuva devlet aygıtının en tepesindeki bir kişinin burjuva devlet mekanizmasını parçalayamayacağını “Chavez'in yapacakları onun sınıfsal konumuyla belirlenmiştir” diyerek çok önceleri belirtmiştik. Eski bir darbeci albay ve şimdinin burjuva devletin başkanından, üzerinde yükseldiği mekanizmayı parçalamasını beklemek, tarihten hiçbir şey öğrenmemiş olmak demektir.

Peki, tüm dünyada milyonlarca insan, yüzlerce sol grup bu çıplak gerçek karşısında neden Chavez'i devrimci önder, Venezuela'da yaşananları 21.yy sosyalizmi olarak kabul ediyor? Bu soruyu cevaplamaya Venezuela işçi sınıfı ve yoksul halkı cephesinden başlayalım.

Latin Amerika'daki devrimci yükselişin Venezuela'da kendisini göstermemesi beklenemezdi. 1989'daki ayaklanan yoksulların bastırılmasına rağmen, Venezuela'da işçilerin ve yoksul halkın kendiliğinden devrimci yönelimi hiç gerilemedi ve 1990'lar boyunca sürdü. Ne var ki, kitlelerin önderliğini yapacak devrimci politik gücün yokluğu yüzünden ödenen o kadar bedel, harcanan büyük çabalar sonuçsuz kaldı. İşte, böyle bir durumda Chavez, 1998 seçimlerinde reform vaadleri ve yoksul halka yönelik söylemleriyle aday olduğunda yoksul halk O'nu destekledi ve Chavez başkan seçildi. Ödenen onca bedel, harcanan büyük çabalar, 1989 yenilgisinin acı hatıraları ve devrimci alternatifin yokluğu, yorulan ve demoralize olan bir sınıfın somut değişikliklere imza atan bir reformcuyu liderlik olarak benimsemesini beraberinde getirdi. Chavez, böylelikle sınıf hareketinin liderliğini ele almış oldu. Hayatında doktor yüzü görmemiş, okula gidememiş, yoksulluktan kırılan bir halkın Chavez'in sağlık, eğitim, barınma, toprak sorunu vb alanlarda yaptığı reformları devrim olarak benimsemesi, hele devrimci alternatifin ortada olmadığı koşullarda, bizim için şaşırtıcı değil. Chavez'e yedeklenmeyen, tersine Chavez'in sistemle olan bağlarını kitlelere gösterebilen bir devrimci alternatifin olmadığı koşullarda veya Chavez'in kendisi halka karşı çok çıplak bir ihanette bulunmadığı sürece Chavez Venezuela işçileri ve yoksullarının büyük desteğine sahip olmaya devam edecek.

“Bolivarcı Devrim” yanılsamasının dünya kamuoyunda sağladığı yaygın desteği de “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” deyişiyle açıklamak mümkün. SSCB'nin yıkılışı, piyasanın sözde mutlak zaferi ve psikolojik üstünlüğü, solcu bilinen reformist partilerin neoliberal ajandanın baş uygulayıcısı olmasının ardından, ABD'ye kafa tutup yoksul halk lehine reformlara imza atan, devrim-sosyalizm vb lafları ağzından düşürmeyen bir liderin yaptıklarını devrim olarak görmesinde de şaşırtıcı bir yan yok.

Bolivarcı devrim yanılsamasını ısrarla besleyen sol gruplara gelince... Chavez'in reformlarını, izlediği iç ve dış siyaseti devrim olarak sunanların bir kısmı zaten kimliklerini farklı göstermeye çalışmayan çeşitli reformist unsurlar, ulusalcılar, Kemalistlerden vb oluşuyor. Bu kesimlerin Bolivarcı devrimden anladıkları zaten Kemalist devrim gibi birşey. (kemalist.org, turksolu.com, antiemperyalist.com) Son dönemde histeri düzeyine ulaşan milliyetçi refleksleriyle bu kesimlerin Bolivarcı Devrimin doğasındaki “milli” nitelikleri fark etmemeleri imkansızdı. Kemalizmle Bolivarcılığın milliyetçi, ulusal kalkınmacı, burjuva kuruculuk gibi ortak özelliklere sahip paralel siyasi projeler olduğunu yine birçok kez belirtmiştik. Dolayısıyla millicilerin Chavez hayranlığının kökenlerini anlayabiliyoruz.

Bir de “komünist”, “devrimci”, “sosyalist” Chavez hayranları var. Sonda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Bu grupların kendilerini ifade ettikleri sıfatlarla, Bolivarcı devrim- 21.yy sosyalizmi- Chavez hakkında söyledikleri arasında iflah olmaz çelişkiler var. Bir yandan komünistim, devrimciyim filan diyeceksin diğer yandan tepeden bir kısım burjuva reformların hayata geçirilmesini (devlete ait toprakların bir kısmının 136 bin köylüye dağıtılması, petrol gelirlerinden sağlık ve eğitime daha fazla pay ayrılması, yoksullara gıda yardımı yapılmasından çok öte bir içeriğe sahip olmayan bir program) “devrim”, “sosyalizm” olarak ilan edeceksin. Bu ikisinin birbirleriyle bağdaşmadığı çok açık.

Bu çelişkiyi ne yaratıyor? Söz konusu gruplar Chavez'de kendi hayallerini görüyorlar. Milliyetçi bir anti-amerikancılık, ulusalcı-bağımsızlıkçı bir çizgi, tepeden inme yapılan reformlar, kitlelere karşı duyulan inançsızlık- güvensizlik, elitizm ve son kertede burjuva sistemden kopamamak bu grupların mayasında var. Çoğu Stalinist olan bu grupların sosyalizmi devlet planlaması ve ulusal kalkınmacılık olarak ifade etmesi boşuna değil. Görünüşte bu klasmana girmeyen daha “ilkeli” birçok grubun aslında işçi sınıfından umutlarını kesmiş olduğunu hemen belirtelim. Onların Chavez hayranlığı, kapitalizmin bir proleter devrim tarafından alaşağı edilemeyeceğini utangaç bir dille de olsa ifade etmiş olmalarında yatıyor.

Soldaki esas çizgiye geri dönersek, bunların Türkiye'deki örneklerinin yoğun olarak Kemalizm'den beslendiklerini biliyoruz. Zaten Kemalizm ve Stalinizm arasındaki yakınlık ve benzerlik bu olguyu beraberinde getiriyor. Kaldı ki bir zamanlar milyonlarca kişiyi harekete geçiren söz konusu grupların Menşevik ve Stalin bozması aşamalı devrim-demokratik devrim anlayışının özü zaten milliyetçi reform programından ibaret değil miydi? Birçoğu işte bu hayalleri görüyor Chavez'de. Oysa Chavez'in sağladığı reformların çok daha fazlası bugün AB ülkelerinde sağlanmamış mıdır? Bu soruya “ama onlar üçüncü dünya ülkelerini sömürerek bu reformları gerçekleştirdiler” diye itiraz edecektir hemen solcu-milliyetçi darkafalı arkadaşlarımız. Ama Chavez'in gerçekleştirdiği reformların parası astronomik boyutlara varan petrol fiyatlarının sağladığı gelirlerden gelmiyor mu? Bu anlayışa göre, bu paralar örneğin dünyanın en pahalı benzinin satıldığı bu ülkede yaşayanların cebinden çıkmıyor mu?

Konuyu dağıtmadan sormak gerekliyor? Chavez'in yolunun- Bolivarcı devrim yolunun özü (yani milliyetçi-ulusal kalkınmacı siyaset), zenginleşen, bağımsızlaşan, güçlenen bir ülke tahayyül etmiyor mu? Chavez'in derdi bu değil mi? Peki, bunun yolu burjuva devlet aygıtını güçlendirmekten geçmiyor mu? Bunun anlamı da önce bölgesel bir güç olmak, daha sonra da “daha da güçlü” olmak değil mi? Bu sorulara böyle bir bağımsızlığın barışçı, komşu halkların haklarına saygılı ve anti-emperyalist olacağını iddia ederek cevaplayacaktır bu arkadaşlar. Oysa bu da ucuz demogojiden başka birşey değil. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde, ulusal bağımsızlık fantazi bir kavramdan öte bir şey değil. Olsa olsa burnundan tutulup öteye beriye çekiştirilemeyecek kadar “güçlü ülke”den söz edebiliriz. “Güçlü ülke” olmanın yolu ise askeri ve ekonomik açıdan güçlü olmaktan geçer. Gelgelelim böyle bir gücün varlığı kapitalist rekabetin kurallarına uyarak mümkün hale gelebilir. Saygılı bir kapitalizm, barışçı bir kapitalizm ne kadar mümkünse saygılı bir güçlü devlet de o kadar mümkündür.

Bu yolun yolcusu Chavez'e dönersek. Aynı Chavez, ABD karşıtlığıyla dünya kamuoyunun yoğun sempatisini kazanırken, Avrupalı emperyalistlerle ve dünyanın diğer hegemonik güçleri Çin ve Rusya'yla ikili antlaşmalar imzalamaktan, “karşılıklı güvene dayalı ilişkiler” kurmaktan ve burjuvazi adına ticari anlaşmalar yapmaktan geri durmuyor.

Chavez'in Amerikan emperyalizmine karşı sert söylemleri, haklı olarak ABD emperyalizminden nefret eden kitleleri hoşnut edebilir, ama bu, Chavez politikalarının anti-emperyalist olduğu anlamına gelmez. Bunun en bariz kanıtı Chavez'in İspanyol, Rus, Brezilyalı dev tekellerle milyarlarca dolarlık ticaret antlaşması imzalaması ve kendi burjuvazisi adına ticari avantajlar elde etmeye çalışmasıdır.

ABD emperyalizmine karşı ulusalcı-kalkınmacı bir çizgi izleyen Chavez'in amacı, Venezuela'yı Latin Amerika'yı kapsayan bir bölgesel güç haline getirmektir. “Bolivarcı Devrimi”n temel programı herşeyden öte budur. Başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyada yükselen anti-amerikancı tepkiyi Chavez, bu hedefinin meşruiyet kaynağı olarak kullanmaktadır..

Chavez bu konuda stratejik adımlar atmaya çalışıyor. Bu adımlardan en açığı Çin, Rusya ve AB ülkeleriyle geliştirmeye çalıştığı ikili bazen üçlü ilişkilerdir. Chavez yurtdışına yaptığı sayısız gezide bu devletlerle ve bu devletlere bağlı tröstlerle ticari ve askeri bağlamları olan onlarca anlaşma imzaladı. Ve son altı haftadır yurtdışı gezilerini ara vermeden sürdürüyor.

Bilindiği üzere Ortadoğu'da emperyalistlerin süper liginde (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Çin, Rusya) büyük bir çekişme yaşanıyor. Özellikle İran üzerinden kızışan bu mücadeleye Chavez'in de ABD karşıtı eksen içinde müdahil olmaya çalıştığını gözlemliyoruz. İsrail'in Lübnan işgali sırasında Venezuela'nın İsrail büyükelçisini geri çekmesi, İran'a gidip anlaşmalar imzalaması ve son olarak da Suriye devlet başkanı Beşar Esad ile sarmaş dolaş olduğu Suriye ziyaretinde Suriye ile stratejik ittifak içinde olduklarını ilan etmesi Chavez'in Ortadoğu konusunda attığı adımların başlıcaları. Venezuela'nın stratejik önemdeki petrol ve doğalgaz rezervlerini dış politikada güç aracı olarak kullanmaya çalışması ve Ortadoğu konusunda izlediği net tavır, ABD-İngiltere-Avustralya-İsrail cephesinin müdahaleleri sonucundan çıkarları zedelenen Çin-Rus-İran-Hindistan ve hatta Fransa ve Almanya gibi devletlerin karşı ataklarına oynamak anlamına geliyor.

Bütün bunlara sınıfsal perspektiften baktığımızda Chavez'in burjuva devlet mekanizmasını büyük bir hızla güçlendirmeye çalıştığını görüyoruz. Bu stratejinin en önemli araçlarından birisini şüphesiz astronomik rakamlara ulaşan fiyatıyla Venezuela'nın petrol ve doğalgaz zenginlikleri oluşturuyor. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Chavez'in başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın değişik bölgelerindeki ülkelerle yaptığı ikili anlaşmaların temel konusunu petrol oluşturuyor. Petrol antlaşmalarının belki de en kritiği geçtiğimiz haftalarda Çin ile imzalandı. Chavez, Çin'e yaptığı gezide Pekin ile Caracas arasında “asrın anlaşması”nın yapıldığını duyurdu. Bu antlaşmayı “asrın” anlaşması yapan şey, Venezuela petrollerinin ABD'ye ihraç edilen kısmının artık Çin'e satılmasını amaçlamasıdır. Bu, aynı zamanda Venezuela'da üretilen petrolün yarısı demek. Bugün ABD'nin ithal ettiği petrolün %13'ü Venezuela'dan geliyor. Bu oran, ABD'nin enerji dengesini sarsacak kadar ciddi. Enerji güvenliğinin emperyal hedefleri olan bir devlet için ne kadar stratejik olduğu göz önüne alındığında ABD'nin Venezuela'da yaklaşan seçimler öncesinde Chavez'i alaşağı etmek için yeni girişimlerde bulanacağını kestirmek güç değil. İngiliz Guardian gazetesinin haberine göre ABD “Uluslararası Kalkınma Dairesi” üzerinden ve demokrasiyi geliştirme adlı program uyarınca Venezuelalı muhaliflere 26 milyon dolar bağış yaptı. ABD'nin enerjisinin çok büyük bir kısmını “Büyük Ortadoğu”da harcaması ve sürekli artan petrol fiyatları Chavez'in Bolivarcı projesinin işini kolaylaştırdı. Ama özellikle Çin ile imzalanan son anlaşma ABD saldırganlığını Venezuela'da tekrardan açık hale getirecektir . Böyle bir durumda Venezuela işçi sınıfı ve yoksul halkı ABD saldırganlığı karşısında reformist Chavez'i korumalıdır. Unutulmamalıdır ki Chavez yükselen sınıf muhalefetinin bir ürünüdür, ama işçi sınıfı kırıntılarla (kapitalist mülkiyet ilişkilerine asla dokunmayan reformları kast ediyoruz) yetinmek istemiyorsa Chavez'i aşmak zorundadır. Zaten Chavez'in hayata soktuğu sınırlı reformların kalıcı olması için bile tetikte bekleyen Venezuelalı kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi ve böylelikle etkisiz hale getirilmesi zorunludur.

Toparlayacak olursak Bolivarcı proje toplumsal reform alanında gelebileceği noktalara ulaşmıştır. Bu noktadan sonrası burjuva mülkiyet ilişkilerine dokunmaya başlar, bu da Bolivarcılığı aşan bir şeydir. Dolayısıyla gelinen noktada Chavez hızla burjuva devleti güçlendirme yoluna başvurmakta, petrol silahını etkili bir şekilde kullanarak bölgesel bir güç olmaya çalışmaktadır.

İşçi sınıfının ise hala zincirinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur.