İnsanlık Tarihinin En Büyük Yıkımına Giden Yolda 1929 BUHRANI
Kapitalizmin 1929 yılında içine düştüğü Büyük Buhran'ın üzerinden 80 yıllık bir zaman dilimi geçti. Ancak, bugün gelinen noktada 1929'da yaşanan "Büyük Buhran" ve benzeri çöküşlerin kapitalizmin istisna hastalıkları olmadığı apaçık ortaya serilmiştir. Krizler kapitalizmin zorunlu sonuçlarıdır. Zira bütünüyle kar hırsı, rekabet ve piyasa anarşisi üzerine kurulmuş bu düzen, kendini olduğu gibi, insanlığı da derin krizlere sürüklemekte oldukça yeteneklidir. Bugün içinden geçmekte olduğumuz kriz için burjuva iktisatçılar bile 1929 buhranından sonraki en büyük kriz saptamasını yapıyorlar. Öyleyse, 1929 buhranını hatırlamak, emekçi sınıflar cephesinde yarattıklarını hafızalarımıza tekrar kazıyabilmek oldukça önemlidir ve bugünü anlamamıza da doğrudan etki edecektir.
Kriz Öncesi Dünyada Genel Durum
Büyük Buhran'dan sonra devletçi ekonomik düzenin teorisyeni olan İngiliz iktisatçı John Mainard Keynes'in bir sözü krizin dünya çapında yıkıcı etkiler yaratmasının sebebini açık bir şekilde anlatmaktadır: "Amerika hapşırdığında, dünyanın geri kalanı nezle olmaktadır." Bu durum kapitalist sistemin ülke ekonomilerini halka halka birbirine bağlamasının doğal bir sonucu olmuştur.
Nitekim krizin ABD'de ortaya çıkışında bu bağımlılığın hızlandırıcı etkisi olmuştur. Özellikle I. Dünya Savaşı'nın dünyanın gelişkin ekonomilerinde yarattığı çöküş sistemin duvarlarında derin çatlaklar açtı. Bu çatlakların kapa-tılması için tarih, I. Dünya Savaşı'nda birbirlerine süngü doğrultan emperyalistleri, yine birbirlerine muhtaç hale getirdi. Bu noktada, dünyada savaştan belki de en hasarsız çıkan ve savaşın ardından ekonomik gelişim sürecine giren ABD ekonomisini dünyanın geri kalanına pansuman yapma zorunluluğuna itti. ABD ekonomisi 1920'lerde dünyanın nerdeyse tek kreditörü konumuna geldi ve bu durum savaşın en çok etkilediği Avrupa'yı ABD ekonomisine daha da bağladı. ABD, öte yandan 1920'lerde emperyalist hiye-rarşide bir zamanlar "Güneş Batmayan İmparatorluk" olarak anılan İngiltere'nin koltuğuna kurulmayı başardı.
Birinci Dünya Savaşı'ndan en büyük yıkımla çıkan ülkelerin başında gelen Almanya da 1920'li yılları ABD'nin endüstrinin mode-rnize edilmesi ve çöken ekonominin yeniden ayakları üzerine doğrultulması için verdiği destekle geçirdi. Bu yardımların temeli 1924 yılında Dawes Planı'yla atıldı. ABD'li yatırımcılar sonraki 5 yıl boyunca 4 milyar dolar borç verdiler. ABD'nin Avrupa'ya yaptığı toplam yatırım miktarı ise 1924-1930 yılları arasında 7.8 milyar dolara ulaştı. Öte yandan, bu dönemde Almanya'yı dünyada önemli kılan bir diğer neden de Ekim Devrimi'nden sonra dünya devrim dalgasının ilk uğraklarından birisi olmasıdır. Alman kapitalizmi ilki 1919'da olmak üzere 1920'li yılları devrim tehlikesiyle geçirmiş ve bir anlamda insanlığın kaderinin tayin edildiği bir ülke konumuna gelmiştir. Bir yandan ekonomik krizin yarattığı yıkım, diğer yandan bir türlü dindirilemeyen devrimci durum Alman kapitalizmini krizden en fazla etkilenen ülke konumuna getirmiştir.
1929 Yılı ve Çöküş
1920'li yıllar ABD ekonomisinin bir yandan Avrupa'ya yönelik yatırımların ve iç pazardaki talebin artmasıyla gelişimine sahne oldu. Ne var ki bu gelişime diğer yandan ciddi bir balonun şişmesi de eşlik ediyordu. Özellikle borsadaki yükseliş ve artan hisse senedi fiyatları, bir yandan yatırımcıyı çekerken, diğer yandan yaratılan balonu patlamaya doğru sürüklüyordu. 1928 yılıyla birlikte ilk emareleri görülen patlama 1929 yılının sonbaharında ABD'yi vurdu. "Kara Perşembe" olarak anılan ve 24 Ekim Perşembe günü gerçekleşen çöküşle birlikte borsa dibe vurdu, kısa bir zaman içerisinde milyarlarca dolar yok oldu. 4.000'e yakın banka kapandı. İkinci Dünya Savaşı'na kadar geçen süre içerisinde milyonlarca insan işsiz-liğe ve evsizliğe sürüklendi. Kriz sadece ekonomik anlamda değil, ruhsal anlamda da milyonlarca insanın dünyasını kararttı. Kapitalist sömürü düzeninin İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar geçirdiği dönem içerisinde krizden dolayı içine düştüğü sıkıntıları savaşlarla, katliamlarla, işçi sınıfına uluslararası boyutta başlattığı saldırılarla aşma eğilimi, dünyayı tam bir cehenneme çevirdi.
Büyük Buhran'ın fiziksel tahribatı en geniş ölçekte Avrupa coğrafyasında yaşandı. Özellikle Almanya, Polonya ve Avusturya krizden en fazla etkilenen ülkeler oldular. Bu ülkelerde nüfusun beşte biri işsizliğe sürüklendi ve endüstriyel üretim % 40 oranında azaldı. Avrupa'nın ticari büyüklüğü 1932 yılında, 1929 yılındakinin üçte birine düştü. Büyük Buhran Avrupa'da kitlesel işsiz-liğe ve açlığa yol açtı. Kazancın yok olması, işsizliğin yükselişi ve bunun yarattığı korku çeşitli sosyal tabakalardan insanları tedirgin etti. Birçok yerde iflas eden yatırımcılara paralel olarak, evsizler için açılan kamplar hızla çoğaldı. İstatistikler yaşanan felaketi daha canlı bir şekilde ortaya koymaktadır: Almanya'da 1931 yılıyla birlikte 4 milyon beyaz yakalı işçiden 400.000 kadarı işini kaybetti.
Krizin Siyasal Sonuçları
1929 Buhranı'nın asıl etkileri 1930'lu yıllarda kendisini gösterdi. Siyasetin iktisadi yapıya tabi olduğu düşünüldüğünde, kapita-lizmin bu dönemde içine düştüğü aşırılıklar krizden bağımsız olarak ele alınamaz. Öncelikle 1930'ların başındaki siyasal atmosfere göz atmak yerinde olacaktır. 1917 yılında Ekim Devrimi'yle başlayan süreçte dünya genelinde devrimci kalkışmalar patlak verdi. Almanya'da 1919'dan başlayarak 1920'ler boyunca yaşanan üç devrim girişimi, 1919 Macaristan Devrimi, İtalya'nın Kızıl Yılları, 1927 Çin Devrimi Ekim Devrimi'nin ardından dünya devrim dalgasının önemli halkaları olmuşlardır. Bu devrim dalgasının yenilmesi ve beraberinde Rusya'daki işçi iktidarının da yalnızlaşarak bürokratik bir karşı devrime uğraması 1930'lara gelinirken sınıf mücadelesi açısından korkunç bir kırılma anlamına gelmiştir. Ancak, bu saydığımız nedenler yeni bir devrimci dalganın mayalanmasının önüne geçememiştir.
Özellikle Avrupa genelinde burjuva düzen tepe taklak hale gelmiştir. Almanya'da yaşanan çöküşe paralel olarak işçi sınıfının yükselttiği devrimci atılım burjuva düzen için ölüm-kalım savaşını gündeme getirdi. Ancak, devrimci durumun geri çekilmesi, işçi sınıfına önderlik eden siyasal unsurların ihaneti ve bunun kitlelerde yarattığı güvensizlik, krizin günlük hayatta yarattığı yıkımla yaşamak zorunda kalan kitleleri faşizmin kucağına itmiş ve bu süreç faşizmin yükselişinde önemli bir dayanak olmuştur. Almanya, İtalya gibi ülkelerde birbiri ardına faşistlerin iktidara gelmesine paralel olarak, tarihsel bir kırılma noktası oluşturan İspanya'da da devrimin ihanete uğratılarak faşist Franco'nun iktidara gelişiyle işçi sınıfının devrimci atılımı püskürtülebilmiştir. Ayrıca, 1930-1931 yılları arasında 12 ülkeden 10'unun askeri darbeler yoluyla hükümet ve rejim değiştirmesi burjuva düzenin içine düştüğü çaresizliği sergilemektedir.
Öte yandan Büyük Buhran, kapitalistleri daha müdahaleci ve korumacı iktisadi politikalara yöneltmiştir. Kapitalistler kendi ulusal çıkarlarını her şeyin üzerinde tuttular ve daha fazla içe kapalı, korumacı ekonomi politikalarının izini tuttular. Kasım 1932'yle birlikte birçok Avrupa ülkesi yerel pazarları, endüstrileri ve tarımı yabancı mallardan korumak amacıyla yeni bir vergi ve kota sistemi uyguladılar. Bu durum dünyanın ulusal çıkarlar çerçevesinde yeni bir rekabet alanına dönüşmesine neden oldu. Almanya ve İtalya gibi ülkeler Akdeniz, Afrika ve Doğu Avrupa'da hızla bölgesel bir hegemonya kurma arayışına girdiler. Sonuç olarak bu yarış II. Dünya Savaşı'nın zeminini hazırlamaya başlamıştır.
Krizin çıkış yerinin ve en yoğun yaşandığı yerin ABD olduğundan bahsetmiştik. Yazıyı bitirirken Büyük Buhran'ın Amerikan işçi sınıfı tarihi üzerindeki etkisi de incelenmeye değerdir. Nitekim, nerdeyse tüm Avrupa'nın sağa kaydığı bu dönemde Amerikan işçi sınıfı hayatlarında yaşanan açlığa, yoksulluğa, sefalete karşı sınıf mücadelesinin bir simgesi olmuştur. 1920'lerin her Amerikan ailesine bir buzdolabı, elektrik süpürgesi ve otomobil bahşeden, yatırımcılara en yüksek kazançları vadeden, yoksullara kolaylıkla köşeyi dönebileceği fırsatlar yarattığını iddia eden "Amerikan Rüyası" buhrandan sonra yerini "Amerikan Kabusu"na terk etmiştir. 1932 yılında seçimle Amerikan halkı tarafından krizin sorumlusu olarak Hoover yönetiminin ardından başkan seçilen Franklin Roosevelt "Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir" sloganıyla kitlelere umut aşılamaya çalışıyor ve krize karşı "New Deal" adını verdiği politikayı uygulamaya sokuyordu. Roosevelt döneminde ABD bir yandan krizin toplumda yarattığı endişeyi yok etmeye çalışırken, diğer yandan kendi endişelerini de işçi sınıfının mücadelesini baskıyla yok etmeye çalışarak geçiştirmeye çabalıyordu. Bu dönemde mücadeleye kalkışan işçiler, sendikacılar, devrimciler yoğun bir polis şiddetine tabi tutuluyor; grevler Amerikan sermayesinin desteklediği Klu Klux Klan gibi faşizan, Kara Lejyon gibi mafyatik örgütlenmelerle ezilmeye çalışılıyordu. Örneğin, 1934 yılında Güney'de yüzbinlerce tekstil işçisinin grevi sert bir biçimde bastırıldı ve 7 işçi katledildi. 1937 yılında Chicago'da 10 grevci çelik işçisi katledildi. Binlerce işçi kara listelere alındı. Bu saldırıları düzenleyen dedektiflik büroları, en meşhurları Pinkerton Çetesi başta olmak üzere, milyonlarca dolarlık kazanç elde ediyordu.
Sonuç Olarak…
Krizler, kapitalizmin her döneminde geri dönülmez felaketlerin önünü açmıştır. Nasıl ki, emperyalist savaşlar devrimlere gebeyse, krizlerde savaşlara gebe kalmış ve işçi ve emekçi sınıfların tüm dünyada birbirlerine kırdırılmasının temel nedeni haline gelmiştir. Eğer, Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarının yalnızca Amerikan emperyalizminin saldırganlığının somutlaşması olarak algılıyorsak hata yapmış oluruz. Bu ve benzeri bir çok tarihsel olay, kapitalist sistemin tarihin pek çok evresinde yarattığı ve bugünde bir benzerini krizlerle, emperyalist savaşlarla yaşadığımız geri dönülmez felaketlerin varacağı sondur. Bu sonu, ancak işçi ve emekçi sınıfların devrimci bir öncünün önderliği altında vereceği uzlaşmaz kavganın insanlığın barış, huzur ve refah içinde yaşayacağı bir dünya özleminin gerçekleşti-rilmesiyle değiştirebiliriz