Çalıntı Bir Devrimin Öyküsü: İran - 1979

İran'da toplumsal köklerini küçük burjuvazinin ve lumpen proletaryanın içine salmış teokratik rejimin baskılarını bugün en yoğun biçimde yaşayanlar, işçi sınıfı ve kadınlardır. İktidarın Pehlevi Otokrasisi'nden Ayetullah Humeyni önderliğindeki mollalara geçmesi, işçi sınıfına bir kazanım getirmek şöyle dursun, devrimci mücadeleye ağır bir darbe indirmiştir. Ancak oldukça trajik bir biçimde 1979 Devrimi, dini liderlerin iddia ettiği gibi kendi çevrelerinde toplanmış milyonlarca kararlı Müslüman'ın devrimi değil; İran proletaryasının ellerinden gaspedilmi ş devrimidir. Devrimin yeti şti ği zemini hazırlayan dinamikler, Şiili ğin karakterinde ya da İran'ın dinsel kurumlarında değil, gelişen İran kapitalizminin keskinle ştirdi ği sınıf çatışmasında aranmalıdır.

1979 Devrimi'nin belkemiği olan, otokrasiye genel grevlerle en büyük darbeyi indiren İran proletaryasının kendi devrimini mollalara kaybedişi, gelecekteki devrimlerin kaderi açısından Devrimci-Marksist bakış açısıyla yorumlanmayı gerektiren bir olgudur. Devrimin niteliğini doğru tahlil etmek adına, İran kapitalizminin devrime kadar geldiği noktayı özetlemek anlamlı olacaktır.

Kapitalizmin Başlangıcı

İran, 19. yüzyılın ikinci yarısından 1908'de petrolün bulunu şuna kadarki dönemde bir yarı-sömürge konumundaydı. 1880'lerde nüfusun ezici çoğunluğu kırsal kesimde yaşıyor, feodal üretim faaliyetlerinde bulunuyordu. Küçük tüccarlar ve pazar esnafının nüfuzu altındaki şehirlerde yaşayan insan sayısı ise bir milyonun altındaydı. 19. yüzyılın büyük bir bölümü boyunca en önemli ürünler, ipek ve tekstil ürünleriydi. Henüz oluşmakta olan bir sanayi burjuvasinin varlığıyla, kapitalist üretim ilişkileri İran'da filizlenmekteydi.

Batı'nın tekstil ürünleri ve halıya olan talebinin artması ve Şah'ın desteği sonucu bu sektörlerde bir canlanma meydana geldi. Bu dönemde Şah' ın tanıdığı imtiyazlarla yabancı sermaye yatırımları İran'a hızla akarken, yabancı sermayeye verilen ödünler kitlesel bir muhalefetle kar ş ılandı. Ekonomik değişim, şimdiden siyasi yansımalarını buluyordu.

20. yüzyıla girilirken ekonominin en modern sektörleri yabancı kapitalistlerle yerel burjuvazi arasında paylaşılmıştı. Üretimin büyük bölümü küçük atölyelerce yapılmaktaydı ancak tekstil ve maden sektörlerinde faaliyet gösteren küçük fabrikalar da vardı. Dönemin en büyük işletmesi Tebriz'de bulunan, 1500 işçinin çalıştığı bir halı fabrikasıydı.

Şah' ın yabancı sermaye teşvikini karşı muhalefet, 1905 Anayasal Devrimi ile sonuçlandı. Devrimin başını çekenler; tüccarlar, geli şmekte olan burjuvazi ve dini liderler oldular. Monarşi; ifade özgürlü ğü, dernek kurma ve toplanma hakkı gibi içinde çeşitli burjuva demokratik hakların tanındığı bir anayasayı yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Ekonomik ve siyasi gelişmeler, toplumun diğer katmanlarına da yansıdı. Devrimin getirdiği haklardan cesaret alan işçi örgütleri doğmaya başlamıştı. 1906 ve 1907 yıllarında Enzeli, Tebriz ve Tahran'da ekonomik taleplere sahip grevler baş gösterdi. Tahran'da çe şitli sektörlerin i şçileri aras ında sendikalar kuruldu. Kapitalist üretim ilişkilerine özgü sınıf çelişkileri, gittikçe netleşiyordu. Olu şum halindeki bir burjuvazi ile küçük bir proletarya şimdiden çat ışma halindeydiler.

Gelişen Kapitalizm

1908'de Huzistan'da petrol bulundu. Petrol şirketlerinin gerekli teçhizatlar ı ithal ederek bir inşaat programı başlatmalarıyla birlikte, entegre bir modern sanayi sektörü gelişti. Bu, ilk demiryolu şebekelerinin kuruluşuyla ve İran'daki ilk büyük işçi yoğunlaşmasına temel sağlayan iki proje ile eşzamanlı olarak yaşandı. Anglo-Pers Petrol Şirketi (APOC), petrolün keşfinden sonra İngiliz Emperyalizmi'nin bir silahı olarak çalıştı. İngiliz hükümeti APOC'un hisselerinin %51'ini elinde bulunduruyor, Huzistan petrol sahasını kendine ait sayıyordu. APOC'un elde ettiği muazzam kârın yalnızca %8'i ila %20'si arasında değişen bir miktarı, sus payı olarak Şah'a aktarılıyordu.

Petrol sanayii, ülkenin ba şl ıca işverenlerinden biri durumuna geldi. O dönemde Ortadoğu'daki en büyük işçi yoğunlaşmalarından biri, İran petrol sanayiindeydi.

Rusya'da gerçekle şen 19 17 Devrimi'nin ba şar ısı, şehirlerde yaşayan halkı radikalleştirmişti. İşçi sınıfı, henüz küçük olmakla birlikte oldukça yüksek bir mücadele düzeyine sahipti. 1920'de Bol şevikler'in de deste ğiyle Gilan'da bir İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1921'de yeni kurulmu ş olan Sosyalist ve Komünist Parti'ler, varolan 9 sendikay ı birleştirerek Sendikalar Federasyonu Merkez Konseyi'ni (SFMK) kurdular. Çe şitli sektörlerden işçiler ve öğretmenler, devlet memurlarının sendikal haklarını engelleyen bir kararnameyi protesto etme amacıyla greve çıktılar. 1923'de ise İngiltere tarafından desteklenen ve ordunun kontrolünü eline geçirmiş bulunan Rıza Han'ın uyguladığı yoğun baskı, mücadelenin genelinde bir gerileme yarattı.

1925'te kendini Şah ilan ed en Rıza Han, yerel burjuvaziyi güçlendirmeye yönelik bir modernle şme program ı uygulamaya koydu. Şah R ıza, öncüllerinin aksine yurtdışından sermaye sağlama yoluna gitmeden, kalkınmayı petrol gelirleri ve vergilendirmeyle finanse etti.Yüksek gümrük vergileri aracılığıyla yerel sanayileri dış rekabete karşı koruyan ulusal bir kalkınma modeli benimsendi. Devlet tarafından da desteklenen özel sermaye, bu süreçte sanayileşmeyi bir hayli hızlandırdı. Bununla beraber Şah R ıza Pehlevi diktatörlüğü, işçi sınıfı mücadelesi üzerindeki baskılarını da sürdürüyordu: 1926 yılında SFMK yasaklandı. Sosyalizm ve Komünizm propagandası yapmak ağır bir suç olarak yargılandı, grevler sert bir şekilde bastırıldı. Kuzeye yönlendirilen ordu tarafından, İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne son verildi.

Eşitsiz Gelişme

İran'ın sanayile şme sürecinde izledi ği yol, İngiltere ve ABD gibi kapitalizmin lokomotifi konumundaki ülkelerdekinden farklıydı. İran'da köyleri sanayi merkezlerine çeviren, milyonlarca köylüyü proleter durumuna getiren bir yatırımcı kitlesi mevcut değildi - sanayileşmiş ülkelerin dünya ekonomisi üzerindeki egemenliği, sistemin kenarında yer alan ülkelerde bu tür değişimleri engelliyordu. İran'da kapitalizmin gelişmeşinde söz konusu olan, devletçe desteklenen küçük ve zayıf bir burjuvazi idi. Belirli sanayi merkezlerinde toplanmış en ileri sosyal ve ekonomik formlar, ülkenin geneline dağılmış en ilkelleri ile yan yana gözlemlenebiliyordu. Kısaca işlemekte olan şey, bileşik ve eşitsiz bir gelişme süreciydi. Ekonominin ileri sektörü, kendisini kapitalizmle dünya ölçeğinde ilişkilendiren toplumsal formları yaratmayı başarmıştı. Emek-sermaye çatışması, kent yaşamının belirgin bir karakteristiği durumuna gelmişti. Ekonomik gelişme, giderek daha saldırganlaşan burjuvaziye paralel olarak, kollektif hareket yeteneğinin bilincine giderek daha da varan bir işçi sınıfını da beraberinde getiriyordu. 1920'lerde kitle hareketine yönelik baskılar, hareketi yavaşlattı; ancak Şah Rıza'nın izlediği kalkınma politikası, kaçınılmaz bir biçimde emek-sermaye çatışmasını daha da derinleştirdi.

Ulusal Cephe ve Sonrası

II. Emperyalist Payla ş ım Savaşı sonrası yaşanan işgal ve hırslı yerel burjuvaziye vaat edilen yardımın işgalcilerce kar ş ılanamaması sonrasında ülkede anti-emperyalist bilinç yükseli şteydi. 1943'te bu rjuva milliyetçisi Musaddık, burjuvazinin çıkarlarını temsil eden siyasi güç odaklarını bir araya getirerek bir Ulusal Cephe olu şturd u. Cephe'nin ba şl ıca amacı petrol sanayiini tamamen ulusallaştırmak ve artık adı Anglo-İran Petrol Şirketi olan AIOC ile ülkede cisimleşmiş İngiliz varlığına son vermekti. Ülkede i şçi hareketinin baş ını çeken Tudeh (Kitleler) Partisi sınıf uzlaşmacı bir tavır takındı ve Ulusal Cephe'nin anti-emperyalist yanını vurgulayarak Musaddık hükümetine destek verdi. Musaddık, 1951'de petrolün kamulaştırılmasına yönelik uygulamalarını yürürlüğe soktuğunda İran, uluslararası bir petrol boykotu ve ticari boykotla karşılaştı. SFMK'nın yeniden kuruluşu sonrasında yükselen işçi hareketi, hükümeti Tudeh'e açık faliyet yürütme hakkı tanımaya zorladı. Özgüvenleri artan işçiler, grevlerle ve Şah'a karşı cumhuriyet talepleriyle tepkilerini dile getiriyorlardı.

Yükselen i şçi s ınıfı baskısı ile emperyalizmin talepleri arasında sıkışıp kalan burjuvazi, Musaddık'a sırtını dönüp Batı emperyalizmiyle uzlaşmaya gitti. ABD ve İngiltere destekli bir darbe, Musaddık hükümetini devirdi. Tudeh halen sınıf uzlaşmacı tavrını sürdürmekte ısrarcıydı. Oysa gerçek değişim, ancak işçi sınıfının bağımsız eylemi ile gelebilirdi - Tudeh'in bakış açısıyla hiç bağdaşmamış olan eylem ile. Tudeh'e göre burjuvazinin "ilerici" kesimleriyle ittifaka girişilmeli, demokratik devrime gidişi hızlandırmayı amaçlayan bir ‘halk cephesi' oluşturulmalıydı. Daha baştan hezimete mahkum olan bu aşamalar teorisinde devrimci bir işçi sınıfına yer yoktu ve işçi hareketi giderek daha da militanlaşmaya başladığında Tudeh, işçi militanlardan uzaklaşarak Musaddık'a yakınlaştı. Bağımsız bir eylem geliştirmektense ‘ilerici' burjuvaziye sadık kalmayı yeğledi ve işçi radikalliğinin daha da kızışması fırsatını kendi ayağıyla tepti. Stalinist geleneği tüm varlığıyla sahiplenen Tudeh, 1953 askeri darbesinin arifesinde Musaddık'a emperyalistlere karşı ‘ilerici güçler'den oluşan bir ittifak çağrısı yaptı. Önerinin reddiyle beraber Tudeh, yeraltına çekildi ve ‘daha uygun koşullar oluşana kadar bekleme' kararı aldı. Kış uykusunda yakalanan Tudeh -ve dolayısıyla işçi hareketi- durumu darbeyle beraber kendi lehine çeviren Şah'ın tutuklamalar ve cinayetler serisiyle ezildi.

Bu durum, kapitalizmin geli şmekte oldu ğu geri ülkelerde gözlenen karakterisik bir nitelik taşıyordu. Troçki, olayların böylesi bir seyir izleyebileceğini yaklaşık 50 yıl önceden görmüş ve ‘sürekli devrim' olarak tanımladığı bir sürecin kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştı. Troçki, sermayenin nüfuzunun kendisini ‘eşitsiz' bir gelişme modeli şeklinde ifade ettiği geri bir ülkede, emperyalizmle yerli burjuvazinin birleşik nüfuzuna karşı koyabilecek yegane gücün, ‘ilerici' burjuvazinin kuyruğuna takılan pasif bir i şçi s ınıfı değil, köylülüğü de peşinden sürükleyen devrimci perspektif sahibi bir proletarya olduğunu açıklıyordu.

Tudeh'in i şçi s ınıfı içindeki nüfuzu su götürmezdi; ancak kendisi, Troçki'nin (1917 Ekim Devrimi'nin haklı çıkardığı) çözümlemelerini bütünüyle reddeden bir geleneğin ürünü olmasındandır ki gerçek anlamda devrimci bir özne olmaktan uzaktı. Parti, a şa ğıdan gelen toplumsal basınç kendini iyiden iyiye dayatarak burjuvaziyi geri çekilmek zorunda bıraktığında körü körüne ‘ilerici' burjuvazinin eteğine yapışmaya devam etti. Daha önce de sayısız örneklerinde gözlemlendiği biçimde burjuvazinin -sözümona ‘ilerici' olanları da dahil- tüm kesimleri, sınıf çıkarlarını savunmaya girişti. Küçük kapitalistlerin oluşturduğu kesim tıpkı büyük burjuvazi gibi davrandı. ‘Halk Cephesi' politikası bir kez daha devrimci potansiyelin israfıyla sonuçlandı ve parti, eski rejimin saldırısıyla yüzyüze kaldı.

Bağımsız bir işçi örgütlenmesinin inşası ve aşağıdan gelen bir toplumsal hareketle rejimi kökünden sarsma kapasitesinden yoksun olan Tudeh, sürekli devrim sürecini kesintiye uğratmıştı. İran proletaryasının mücadele azmi, şüpheye yer b ırakmayacak şekilde ortadaydı. Asıl sorun, onun siyasi liderliğinin sahiplendiği gelenekteydi.

Kökleşen Kapitalizm

Musaddık hükümetini bertaraf eden Şah'ın ABD'yle yaptığı 1954 petrol anla şmas ıyla, petrol gelirleri artış kaydetti. Uygulamaya sokulan yoğun baskı siyasetiyle beraber işçi sınıfı eylemliliğinde dramatik bir düşüş yaşandı. Özelleştirme politikalarıyla sanayi sermayesi teşvik edildi ve ekonomide dikkate değer bir canlanma gözlemlendi: 1957-1960 yılları arasında üretim sektöründeki işletme sayısı 45 binden 70 bine yükselirken üretim, yılda ortalama %20 artış gösterdi.

Ancak ekonomik büyümenin 1960'larda gerilemeye ba şlamas ıyla işçi sınıfı yeniden hareketlendi. 1963 Haziranı'nda hemen her büyük kentte ordu tarafından bastırılan gösteriler yaşandı. Protestolara, öğrenci kitleleri ve küçük burjuva unsurlarla beraber, aralarında Humeyni'nin de bulunduğu dini liderler de katılıyorlardı. Ne var ki grevler tek tek işyerleriyle sınırlı kaldı ve ortaya işçi sınıfı örgütlerinin yeni biçimleri çıkmadı. Sol'un yokluğunun kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu dönemde rejim, muhaliflerini bastırma gücünü kendinde buluyordu. İran Solu'nun harekete bu kadar uzak kalışında, rejimin ağır baskısının yanında, rejimle uzlaşma politikasının terk edilmemesi gerektiğini dayatan Moskova'nın da etkisi büyüktü. Yanıbaşında patlak verecek bir sosyalist devrim ve ardından gelecek ilkeli, kararlı bir proleter diktatörya, yarattığı devlet kapitalizmi karikatürünü yığınlara "sosyalizm" diye tanıtan Stalinist Rusya'nın maskesini düşürecek, bürokrasi için şüphesiz hiç de olumlu sonuçlar doğurmayacaktı.

1960'ların sonlarında yabancı sermaye yatırımları ve devletin yerel yatırımcıyı teşvik amaçlı politikalarıyla İran sermayesi istikrarlı bir biçimde genişlemişti. Toprak reformuyla mülklerine el konan büyük toprak sahipleri, bu dönemde burjuvaziye dahil oldular. Be şinci Beş Y ıllık Plan, 69 milyar dolar gibi mantık dışı bir bütçeyi öngörüyordu. Devlet aygıtında ciddi bir büyüme tasarlanmıştı. Kalifiye işçi ücretlerinin hızla yükselişi, köyden kente göçte bir patlamayı beraberinde getirdi ve tarım sektörünü olumsuz etkiledi. Tarımsal üretim düştü, yiyecek fiyatları büyük artış gösterdi. Sadece 2 yıl içinde kiralarda %300'e varan artışlar gerçekleşti. Şiddetli enflasyon, kalifiye olmayan işçilerin, köylülerin ve küçük burjuvazinin belini bükmü ştü.

1970 ve sonrasında kitle radikalliği ekonomik değişime paralel olarak arttı. Yalnızca 1975 yılında 30 grev yaşandı. Ekonomik talepli grevlerle elde edilen kazanımlar, kalifiye işçilerin özgüvenini artırdı. Buna ek olarak kalifiye olmayan işçilerin ücretlerinde köyden kente göçün etkisiyle hızlı bir düşüş ya şand ı. Büyük şehirlerde gecekondu mahalleleri geni şledi. Grevlerin say ısı gitgide arttı. 1977'ye gelindiğinde baş gösteren iktisadi ve sosyal sorunlarla burjuvazinin de beklentilerini kar ş ılayamaz duruma gelen Şah, toplumun tüm katmanlar ını karşısına almıştı.

Kapıdaki Devrim

Şah'a karş ı tepkiler giderek artıyordu. Kitle hareketi günden güne yükseliyor, işçi sınıfı gitgide daha da radikalleşiyordu. Grev komitelerinin bir üst basamağı niteliğindeki İşçi Şuraları'nın sayısı her geçen gün artmaktaydı. Şuralar, çalışanlar tarafından demokratik bir biçimde doğrudan seçimle oluşturulmuş, izledikleri politikalar devletten bağımsız ve yalnızca işçilerin çıkarlarına yönelik olan sovyet-benzeri yapılanmalardı. Faaliyet yürüttükleri işyerlerinde resmi olarak atanmış yöneticilere itaat edilmiyor, üretimin kontrolünü tamamen ellerinde bulunduruyorlardı.

Şah' ın her türlü sosyal ve siyasi yapılanma içine sızmış, 65 bin ki şilik gizli SAVAK örgütüne rağmen grevlerin ve kitle eylemliklerinin önüne geçilemiyordu. Son bir gayretle tanınan demokratik ödünler ve gerçekleştirilen reformlar, yalnızca Pehlevi Otokrasisi'nin sonunu hızlandırmaya yaradı.

Sonradan “Kara Cuma” diye anılacak olan 8 Eylül 1978 günü, Tahran'da göstericilerin üzerine askerin açtığı ateş sonucu 700 civarında gösterici hayatını kaybetti. İşçi sınıfından yanıt, geniş katılımlı bir grevle geldi. 9 Eylül günü Tahran'da petrol rafinerilerinde başlayan ve bir yangın gibi çevre illere yayılan grev, barut fıçısı haline gelmiş ülkeyi ateşleyen kıvılcım oldu. Ş imdiye kadarki grevlerin ekonomik talepli sloganları gitmi ş ; " Şah'a Ölüm ", "SAVAK Dağıtılsın", "Siyasi Tutuklular Serbest Bırakılsın" gibi radikal sloganlar atılır olmuştu. Ahvaz petrol i şçilerinin ard ından Huzistan i şçileri de e ylül sonunda greve dahil oldular. Şiddeti artan ve s ınırları genişleyen grev hareketi, öğretmenleri, doktorları, basın-yayın çalışanlarını, bankaları ve ulaşım işçilerini de içine çekti. Grev dalgalarıyla devlet aygıtı tamamen felç edilmişti.

Orduda da çözülmeler ba ş gösteriyor, erler göstericilerin üzerine ateş açmay ı reddediyorlardı. Ortadoğu'nun bu yüksek stratejik öneme sahip bölgesinde ya şamsal ç ıkarları olan ABD emperyalizmince destekli, dünyanın en büyük beşinci ordusu, devrimin yükselen silüeti kar ş ısında iskambil kağıtlarından bir şato gibi dağılmıştı. Şah, ordu üzerindeki tüm hakimiyetini yitirmişti. Panik içindeki Şah, son kozunu rejim karş ıtlığıyla tanınan, Ulusal Cephe'den Şahpur Bahtiyar'ı başbakanlığa atamakla oynadı. Ancak aslında bu hamlesiyle kendi felaketine giden yolun taşlarından birini daha dö şemiş oldu. 16 Ocak 1979'da son çaresi, bir uçakla Mısır'a kaçmaktı. İktidar, yeni sahibini bekliyordu.

Devrimin Kaybedilişi

Humeyni, 1979 Şubat ı'nda sürgünden döndüğünde Pehlevi rejiminin son kalıntıları da süpürülmüş durumdaydı. Polis, mahkemeler, SAVAK ve silahlı kuvvetler dağıtılmıştı; değişimlerden nasibini almayan tek şey, kapitalizmdi.

Hareketin önderlik bo şlu ğundan faydalanan, Humeyni ve mollaları oldu. Bahtiyar hükümeti devrildi ve Ulusal Cephe önderi Mehdi Bazergan, Humeyni tarafından başbakanlığa getirildi. İktidarı ele geçirene dek desteğine muhtaç olduğu grevcilere güler yüz gösteren Humeyni, konumunu sabitledikten sonra gerçek yüzünü ortaya çıkardı ve tüm sol öğelerin kökünü kazıdı. İşçi Şuraları'na, "mektebî" diye adlandırılan Humeyni yanlısı yöneticiler sızdırılarak içleri boşaltıldı ve arından militan i şçiler bürokratlaşt ırılarak mücadeleden uzaklaştırıldı. Yeni rejim, eskisine kıyasla anakronizmin daha da pespaye bir örneğiydi: İslam Devleti.

Dinsel muhalefet, rejimin temellerinin oyulmasında kuşkuya yer bırakmayacak şekilde en önemli rolü oynayan ve devrimin hayat bulmasını sağlayan kitle grevlerine öncülük edebilme yetisine sahip değildir. Kitle grevi yalnızca işçi sınıfının silahıdır ve ancak işçi sınıfının kendi örgütlenmeleri tarafından kontrol edilebilir. Dolayısıyla İran Devrimi'nin gerçek öznesi, proletaryadır. Devrimin proleterya iktidarıyla taçlandırılamamasının nedeni i şçi s ınıfı hareketine iktidar sloganlarıyla önderlik edecek, İşçi Şuraları arasında koordinasyonu sağladıktan sonra onları işçilerin iktidar organları haline getirecek sürekli devrim perspektifiyle hareket eden bir bol şevik partinin noksanl ığıdır. Leninist öncünün yaratılamamasının ve ardından yaşanan trajedinin sebepleri; İran Solu'nun geldiği, Devrimci-Marksizm'in ilkelerini tahrif etmi ş gelenekte aranmalıdır. Başlıca muhalefet odaklarının devrim öncesinde ve devrim sırasındaki politikalarını gözden geçirmek, devrimin kaybedili şinin gerçek sorumlusunu ortaya ç ıkarmak için hayati önem taşımaktadır.

Dinsel Muhalefet

Humeyni, 1960'lara kadar siyasi bir kimlikle ortaya çıkmadı. Onu harekete geçiren şey ise yığınların içinde bulundukları zor durum değil; 1962 yılında Şah'ın yerel seçimlerde kadınlara da oy hakkı tanınması ve eğitimin laikleştirilmesi yolundaki -İslam ile bağdaşmayan- önerileri oldu. Kendisini ezilen kitlelerin değil, Şah'a karşı dinsel kastın muhalefetinin önderi olarak görüyordu. Din merkezcil olmayan partiler arasında etkin bir örgütün yokluğunda Humeyni, camiler ağıyla örgütlenmiş yegane ulusal tutarlı muhalefet odağı olarak diğer muhalif unsurları da çevresinde toplamayı başarmıştı.

İlk iktidarı ele geçirme talepleri Ocak 1978'de gelmeye başladı. Ancak dinsel hareketin geleneksel tabanları olan lumpen proletarya (kent yoksulları) ve küçük burjuvazi (pazar esnafı), iktidar perspektifinden yoksun katmanlardı. Bu gücü elinde bulunduran proletarya ise grevlerinde dini karakterli taleplere sahip değildi ve dinsel muhalefet hareketinden sınıf doğası gereği uzaktı. Humeyni, i şçi hareketinden kopuklu ğu sorununa kullandığı retoriği sola kaydırarak çözüm buldu. Yaklaşım ve söylemlerini işçi hareketindeki radikalliğe uydurdu ve "sınıf çelişkileri, adalet, özgürlük, anti-emperyalizm" kavramlarını demeçlerinde ön plana çıkarmaya başladı. İşçi sınıfı içinde kökleşmiş tutarlı bir alternatifin olmadığı ölçüde dini hareket, işçi hareketi üzerindeki nüfuzunu artırdı.

Humeyni'nin bir diğer avantajı, sokaktaki hareket üzerinde camiler aracığıyla egemenlik kurmasıydı. Kullandığı radikal retorikle dinsel hareket, kendini ulusal muhalefetin cisimleştiği merkez olarak teşhir etti. Bunun sonucu olarak grev komitelerinin gelişimi kısıtlanmış oldu.

Dinsel muhalefetin kendini mücadele hareketinin çekirdeği olarak ön plana çıkarması ve işçi hareketini de kendine yakınlaştırabilmesinin asıl nedeni ise, kararlı ve ilkeli önderlik gösterebilecek alternatif bir yapılanmanın bulunmayışıydı.

Tudeh

1970'lere gelindiğinde bir kuşak boyunca zamanını tümüyle hareketsiz geçirmesi ve rejimle karşı karşıya gelmeme konusundaki ısrarını sürdürmesi sonucu eski taraftarlarını da kaybeden parti, devrimci hareketin militanlığıyla kendi hantal yapısını uzlaştıramadı. Bunun yerine daha sonra kaybettiği zamanı telafi edebileceği düşüncesiyle Humeyni'nin anti-emperyalist demagojisini öne çıkararak ona koşulsuz destek verdi. Tudeh'in pasif tutumundan hoşnutsuzluk duyan yeni ku şak bir grup, partide n koparak ‘Fedayin-i Halk (Halkın Fedaileri)' örgütünü oluşturdu.

Halkın Fedaileri

Halkın Fedaileri'nin kurucuları, Tudeh'in gençlik örgütünde faaliyet yürütmüş ancak sonradan partiden kopmuş kişilerdi. İlk zamanlarda örgütün oldukça bulanık fikirlere sahip olan teorisyenleri, zamanla ‘ulusal kurtuluş' ve ‘gerilla savaşı' teorilerinden etkilendiler.

Geli ştirdikleri yaklaş ıma göre İran, feodal bir sistemden komprador burjuva bir sisteme dönüşüyordu. Bu koşullarda yapılması gereken iş, İran'ı emperyalizmin yerli işbirlikçileri olan komprador burjuvaziden kurtarmaktı. İşçilerin ‘pasif' olduğu İran koşullarında bir hareketi ‘yaratmak' zorunlu idi ve yaratılacak hareket; kitleleri sarsacak, onları rejime muhalefet etmenin mümkün olduğuna ikna edecek ve devrimci unsurları etrafında toplayan bir odak yaratacak olan silahlı mücadeleydi.

Halkın Fedaileri 1971-1978 yılları arasında gerçekleştirdiği pek çok silahlı eylemde 170 civarında gerillasını yitirdi. Bu eylemler, rejim açısından tehditkar bir nitelik taşımıyor ve beklenen ‘halk devrimini' ateşlemekten hayli uzak görünüyordu.

Mücahidin

Köken olarak Ulusal Cephe'den gelmesi dışında Mücahidin, ‘gerilla mücadelesi' taktiği ve ‘ulusal kurtuluş politikası'nı benimsemesinden ötürü Halkın Fedaileri ile pratikte paralellik gösteriyordu. Ancak teoride Halkın Fedaileri'nden farklı olarak, İslam'ın bir devrimci potansiyeli bünyesinde barındırdığını iddia ediyor ve dini muhalefeti destekliyordu. Mücahidin'in kaderi de, işçi hareketinden kopukluk bağlamında Tudeh ve Halkın Fedaileri'nden farksız oldu.

Tudeh, ‘ilerici' burjuvazi ile küçük burjuvaziyi toplumsal değişimin öğeleri ilan etmişti. Halkın Fedaileri ve Mücahidin ise gerilla aktivistlerle köylülere bu rolü biçti. Kendi mücadelesini ba şlat ıp sürükleyen işçilerin grev dalgası patlak verdiğinde, durumu kavramak konusunda yeterli donanıma sahip olmayan bu iki akım da hareketten uzak kaldılar. İşçi hareketi içindeki bu siyasi boşluk, tek ulusal muhalefet odağı olarak görünen, işçi sınıfınınkiyle bağdaşmaz fikirlere sahip dinsel muhalefet tarafından dolduruldu. Daha önceki pek çok örneğinde de gözlemlendiği üzere ikameci ve sınıf uzlaşmacı ‘aşamalı devrim' teorisine sarılmanın sonucunda sosyalist devrim kaybedildi.

Sonuç Olarak...

Devrimci dönüşümü gerçekleştirebilecek tek güç olan işçi s ınıfını bir kenara iten gelenekleri sebebiyle İran solu, devrimin öngününde kendi sınıf düşmanlarını ayırt edemedi. Devrimci-Marksizm'in dejenerasyonundan ibaret olan bu gelenek, 1920'lerden itibaren bu gibi pek çok devrimin kaybedilmesinin de ardında yatan temel nedendi.

Lenin'den sonra III.Enternasyonal (Komintern), dünya i şçi s ınıfının çıkarları doğrultusunda hareket etmekten uzaklaştırıldı ve Rusya'da yükselen bürokrasinin çıkarlarını ifade eden bir dizi stratejik ilkeyi, ‘dünya proletaryasının çıkarları' biçiminde devrimci harekete dayatmaya başladı. ‘Sınıf Bloku' fikri de, bunlardan yalnızca biriydi.

‘Sınıf Bloku' fikrine göre ileri derecede sanayileşmiş kapitalizmin bulunmadığı ve emperyalizmin boyunduruğu altındaki İran gibi ülkelerde sosyalist devrimin gerçekleşmesi mümkün değildi. Bu tip geri ülkelerde komünistlere düşen görev, Ekim Devrimi'ni zafere ta ş ıyan ‘sürekli devrim' anlayışını bir kenara atarak ‘a şamal ı devrim' teorisini benimsemekti. Yani sosyalist devrim için önce bir burjuva-demokratik devrim gerçekleşmeli ve iktidardaki burjuvazi ülkeyi emperyalizmin kollarından kurtarmalı, bu esnada çeşitli demokratik hakları da tanımalı ve gereken zemini hazırlamalıydı. Bu anlayışta devrimci bir işçi sınıfına yer yoktu - i şçi s ınıfının yerine onun sınıf düşmanı olan burjuvazi ikame edilmişti.

Devrimci-Marksistler bilirler ki burjuvazinin gericiliği tarihsel deneyimlerle nice kez sabitlenmiştir. Toplumun devrimci dönüşümünde rol oynayacak tek ilerici unsur, proletaryadır. Gelişmekte olan kapitalizm ile sosyalist bir devrim arasında ‘aşamalar' söz konusu değildir, aşamacılık anlayışı olsa olsa işçi sınıfının burjuvaziye teslim olmasıyla ve onun tarafından paramparça edilmesiyle sonuçlanır. Burjuvazi için asıl tehlike zaten dize getirdiği feodalizmin geri gelişi değil, işçi sınıfının olası devrimidir ve burjuvazi eline geçirdiği ilk fırsatta işçi sınıfının kafasını ezecektir. İşçiler, iktidar için mücadele verirken bağımsız sınıf kimliklerini korumalıdırlar, sözde ‘ilerici' burjuvaziyle ittifak fikri, Stalinizm'in dejenere ‘sosyalizm' anlayışının bir uzantısıdır ve İran Devrimi gibi tarihsel örneklerle kanıtlanmış bir biçimde işçi hareketinin ezilmesiyle sonuçlanır. Yükselen işçi hareketini zafere taşıyacak olan, devrimci partidir. Yalnızca devrimci parti militan işçileri örgütleyebilir, i şçi örgütlenmeleri aras ında geniş çaplı bir koordinasyonla eylem birliği sağlayabilir ve i şçi mücadelesini iktidara taş ıyabilir.

Yazıktır ki Stalinizm'in kıskacındaki sol, deneyimlerden dersler çıkarma konusunda pek isteksiz görünüyor. Unutmamak gerekir ki tarihsel hatalardan ders çıkarmayı bilmeyen devrimci hareket, yenilgilerini tekrarlamaya mahkumdur.