IMF ve Bağımsızlıkçılık Üzerine
Uluslararası finans kapitalin tanıdık denetim kurumlarından IMF ve Dünya Bankası'nın Türkiye'de düzenlediği toplantı birçok yerde protesto gösterilerine ve eylemlere neden oldu. Emperyalizmin temsilcileri, dünya emekçilerinin kolektif sömürüsüne yaptıkları özverili katkıları ölçüsünde, gidecekleri ülkelerde emekçiler ve devrimciler tarafından çiçeklerle karşılanmayacaklarını zaten biliyorlardı. Strauss Kahn'ın protestolarla ilgili alaycı yorumları kendisinin pişkinliğini yansıttığı ölçüde farklı sınıflar arasındaki çelişkilerin de nüvelerini bize sunar. Bu bakımdan Türkiye ziyaretlerinde IMF ve Dünya Bankası'na kolektif sömürü halkasında gösterdikleri geçmişteki başarılarının hatırına iyi bir hoş geldin partisi düzenlemek gerekiyordu. Gerek Ankara Kızılay'da gerek de İstanbul'da bizim de içerisinde yer aldığımız eylemler, günahıyla sevabıyla bu görevi yerine getirdi.
IMF en az dünyanın geri kalan ülkelerinde olduğu kadar, Türkiye içinde de oldukça popüler bir teşkilat olarak biliniyor. Peki onun bu popülaritesinin sırrı ne? IMF geçmişte hangi misyonları üstlendi ve değişen konjonktürle beraber hangi yola savruldu? IMF'yi ağza sakız etmek son kertede hangi sınıfın işine yarıyor? Yaşanan tüm krizlerin ve toplumsal sancıların dış mihraklara bağlandığı bir coğrafyada bu sorulara yanıt vermek, işçi sınıfını yurtsever prangalardan kurtarma ve tutarlı bir anti-emperyalist hat oluşturmak yolunda azami bir önem taşımaktadır.
IMF'nin Kısa Tarihçesi ve Temel İşlevleri
IMF, 1944 yılında ABD sınırları içerisindeki Bretton Woods'ta kurulan ve 1947'de başlattığı faaliyetlerinde uluslararası ekonomik meseleleri çözüme bağlama amacı güttüğü rivayet edilen bir örgüt. Burjuvazinin işçilere anlattığı tatlı masalların aksine, gerçek ise hiç de böyle değil. IMF kurulduğu günden beri çözümden çok çözümsüzlük yarattı. 2. Dünya(Emperyalist Paylaşım) Savaşı sonrasında ekonomileri harap olan, savaşın şiddetiyle beraber üretici güçleri de telef olan Avrupa devletleri ve Japonya karşısında, savaşı görece kazasız belasız atlatan ve dünya ekonomisinde tartışmasız hegemonyasını kurmaya çalışan ABD'nin görkemli gücü yükseliyordu. IMF ve Dünya Bankası esas olarak Amerikan sermayesinin teminatlarıyla beslendi. Böylece ABD'nin nüfuzunu arttırmak istediği bölgelerde serbest ticaretinin önünün açılması ve kapitalist ilerleyiş emekçi sınıfları kölelik şartlarına mahkum kılınması ile gerçekleştirildi. IMF üzerindeki ABD nüfuzu bugün dahi son derece yüksektir. Öyle ki IMF'de bir öneri sadece ABD'nin itirazıyla dahi veto edilebilmektedir.
Kuruluşunun ilk 25-30 yılında IMF uluslararası para piyasalarını belirleyen koşullarda tali önemde kaldı. Bunda kapitalizmin istikrarlı yükselişi ve ABD'nin serbest piyasa kapitalizmindeki mutlak önderliğinin hüküm sürdüğü yıllarda IMF'ye fazla ihtiyaç duyulmaması temel sebeplerden biridir. Yine de IMF 54'te Peru'yla 56'da da Şili'yle anlaşma masasına oturmuş ve bu ülkelere vereceği borçlara karşı ekonomik reformların garantisini aldığı anlaşmaları imzalamıştı. IMF asıl etkisini ise Petrol Krizi olarak da bilinen 1973 krizinden sonraki yıllarda neoliberal programın hayata geçirilmesi sürecinde göstermeye başladı. Özellikle Margaret Thatcher ve Ronald Reagan döneminde şahlandırılan neoliberal politikaları emperyalizmin elinin uzandığı her yere yaymak, denetlemek ve gerektiği durumlarda da borç alan ülkeler üzerinde yaptırımlar uygulamak IMF'nin temel misyonu haline getirildi. 1980-1982 arasındaki resesyon döneminde periferi ülkelerde borçlanma muazzam bir artış gözlendi. Borçlanma kriziyle birlikte 40 ülke IMF'yle anlaşmalar imzaladı. IMF kendisini bu krizden çıkışın anahtarı olarak gösteriyordu. Borçlanmaya getirilecek düzenlemeler ve ekonomik programlarla beraber IMF'ye borçlu ülkeler rahata kavuşabileceklerdi. Bu yalan dolan ağının neden olacağı krizlere daha vardı. Şimdilik kapitalizmin temsilcilerinin paşa gönlünü hoş tutmak gerekiyordu. Böylece IMF merkezli yapısal uyum programları dünyanın pek çok ülkesinde ulusal burjuvazinin eliyle hayata geçirildi. Kapitalizm canavarlaştığı ölçüde önüne ne geliyorsa yiyip yutuyordu. Bunun sonucu dünya emekçileri için yıkım oldu.
IMF'nin 1973'te Şili ile başlayan Latin Amerika macerası 80'lerdeki bir dizi darbeyle devam etti. Bu süreçte CIA kamplarında eğitilen ölüm mangaları kıtadaki yerlilerin, işçilerin ve ezilenlerin üzerine kabus gibi çöktü. On binlerce devrimci “faili meçhul” cinayetlerle katledildi. Sendikalaşmanın önüne bir dizi yasak kondu, işçi hakları tırpanlandı, muhalefet mermilerle delik deşik edildi. Şili'deki, Arjantin'deki, Paraguay'daki, Afrika ülkelerindeki darbe hükümetlerine oluk gibi para akıtıldı. Darbeciler emekçilerin sırt derilerini yüzerken IMF gibi kuruluşlar da onların sırtını sıvazlamakla meşgullerdi. IMF borç piyasasını dengelemek amacıyla düzenlemeler yaptığını iddia ederken 15 sene içerisinde borçlu ülkelerin toplam borcu 15 katına çıkıyordu.
IMF borç verdiği ülkeye kendi mali politikalarını dayatıyordu. Bu eksende borçlu ülkeler tüm gelirlerini dış borcu ve borçtan doğan faizi ödemek için kullanmaya zorlandılar, sınai üretimlerini dizginlediler ve uluslararası finans kapitalin yatırımlarına uyumlu hale getirildiler. Kamusal alandaki harcamalar, refah devleti modelleri, en temel hizmetlerin devlet tarafından yerine getirilmesi artık IMF tarafından mazur görülemezdi. En acımasız sömürü koşullarını yaratmak, elde ne var ne yoksa özelleştirmek için bir dakika dahi kaybedilmemeliydi. Ne de olsa başka alternatif yoktu! Böylece esnek çalışma koşulları yaratılsın dendi; sanki dalga geçermiş gibi asgari ücretin çok yüksek olduğundan dem vurulup bölgesel asgari ücret tasarıları ortaya atıldı ve bu trajedide bir komedi unsuru da kendisine yer buldu ve “işsizliğin çözümü işten çıkarmaların kolaylaştırılmasıdır” buyruldu!
Kapitalizmin Krizi ve IMF
Ancak IMF'nin emperyalizm tarihindeki rolü de yarattığı felaketlerle ilişik olarak arka plana itilmeye başlandı. Özellikle kapitalizmin geçirdiği yapısal krizle beraber bu istikrarlı düşüşte belirgin bir kopuş yaşanacağını da söyleyebiliriz. Ancak öncesi de var. Asya kriziyle beraber zaten IMF politikaları sorgulanır hale gelmişti. Yanı sıra Arjantin ekonomisinin çökmesi, Türkiye'deki ekonomik kriz gibi tarihsel olayların doğrudan sorumluluğu da IMF'nin meşruluğuna darbe vuran diğer faktörlerdi. Ancak iktisadi olarak bakıldığında IMF'nin kan kaybının sebebi olan ve asla görmezden gelinemeyecek başka bir etmeni daha göz önüne almakta fayda var: “Dünya ekonomisinde talep yetersizliği sorunu giderek ağırlaşırken mali piyasaların gereksinimlerine göre şekillendirilmiş IMF reçeteleri, talebi daha da daraltıyordu.”* Dolayısıyla IMF'nin ayağının altındaki toprağın kayması kaçınılmazdı, krizle beraber bu durum gün gibi gözüktü. Tüm dünyada krizle beraber daralan ekonomilere karşı IMF'nin kendi varlığıyla özdeşleşmiş reçetesi hastalığa şifa olmaktan acizdi. Neoliberalizmin çöküş yaşadığı, her ülkede burjuvazinin “devlet baba”sına sıkı sıkıya sarıldığı koşullarda IMF'yi de parlak bir gelecek beklemiyordu. Kapitalizmin krizi IMF'nin krizi oldu. Ne de olsa ikisi de aynı yolun yolcusuydu.
Çok Kutuplu Dünya ve IMF'nin Önlenemez Çöküşü
Tüm bu kabus yetmezmiş gibi IMF değişen dünya güçlerinin de baskısı altında kaldı. ABD çıkışlı olan ve ABD'nin nüfuzunun son derece yüksek olduğu IMF'de söz sahibi olmak için Çin ve Hindistan gibi ülkeler bugünlerde baskılarını arttırıyorlar. ABD'nin buna izin vermediği ölçüde de IMF'ye karşı kendi emperyalist politikalarını öne çıkarıyorlar. ABD'nin yanında İngiltere, Fransa ve Japonya'nın da IMF üzerinde yaptırım güçleri bulunmaktadır. Ancak Çin, Hindistan ve Brezilya gibi gelecekte emperyalist hiyerarşide üst sıraları zorlamaya çalışan ülkeler için aynı şey söz konusu değil. Dolayısıyla IMF'nin günümüz emperyalizminde bir denge aracı olmaktan oldukça uzak olduğunu söyleyebiliriz. Bu da kaçınılmaz olarak ya IMF içerisinde bir dönüşüme ya da onun iyiden iyiye çöküşüne neden olacaktır. Tüm ekonomik veriler de bunu gösteriyor. Krizlerle birlikte Arjantin, Venezüella gibi birçok ülke IMF ile hesaplarını kapattılar. IMF'nin Nisan ayında Londra'da gerçekleştirilen G20 toplantısıyla beraber 3 katına (750 milyar dolar) çıkarılan bütçesi dahi ABD'nin devlet bütçesinden bankalara akıttığı trilyonlarca dolar düşünüldüğünde bayram harçlığı gibi kalıyor.
Emperyalizmin değişen dengeleri Eylül sonunda düzenlenen G20 zirvesinde de görüldü. G20'de ihracattan kar elde eden ülkeleri yerel tüketimi karşılayacak kadar üretim yapmayla sınırlamak isteyen Obama, Almanya ve Çin gibi ülkelerin tepkisini çekmişti. G20 zirvesinde görülen bir diğer unsur da IMF'nin gelecek planlarda basit bir memur olarak görülmesiydi. Görünen o ki IMF'nin uluslararası ekonomik ilişkiler içerisinde arabuluculuk ve raportörlük yapmaktan başka bir görevi kalmayacak. G20'den çıkan en önemli kararlardan birisi de G20'nin en önemli ekonomik platform olarak kabul edilmesi. G20, G8'den farklı olarak Çin, Brezilya, Hindistan, Meksika, G. Kore gibi ülkelerin de içinde yer aldıkları bir oluşum ve G20'nin öneminin arttırılması da karar mekanizmalarında belirleyici olacak güç ilişkilerinin emperyalizmin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmesini temsil etmesi açısından önemli. Sözgelimi ekonomisi muazzam bir büyüme yaşayan Çin dünyanın paylaşımı söz konusu olduğunda eskiden sahip olduğu söz hakkıyla yetinmek istemeyecektir. G20 kararlarının özünü yansıtan da bu kritik noktadır.
Bağımsızlıkçılık Sloganı Hangi Sınıfa Hizmet Ediyor?
Yukarıda kısaca anlatılan IMF'nin tarihi ve bugün geldiği nokta iki açıdan önem taşımaktadır. Birincisi IMF'nin işçi sınıfının azılı bir sınıf düşmanı olduğunun anlaşılması; ikincisi de günümüz koşullarında “salt IMF ya da ABD karşıtlığının” bir işçiye kendi sınıfı açısından bir şey ifade etmemesi, hatta bu karşıtlığın özünde bazı önemli noktaları kaçırıyor olması ve sınıf savaşımının önüne küçük burjuva dikenli teller koymasıdır. Elbette, IMF'ye karşıyız, elbette IMF “ziyaretimize” geldiğinde suratlarına tükürüp tüm işçi düşmanı politikalarını acımasızca teşhir edeceğiz. Ancak “IMF defol!” sloganının ötesine geçemeyen devrimcilere de diyecek bir çift sözümüz var. Bu türden tepkiler en basitinden kaçak dövüşmek olarak adlandırılabilir. Türkiye solunun zayıflığının atar damarı da burasıdır. Dileyen IMF'nin “defolup gittiği” Arjantin, G. Kore, Kolombiya ya da Rusya gibi ülkelere de bakabilir. Bu ülkelerde işçi sınıfının IMF'den kurtulmasıyla sömürü koşullarından bir nebze olsun yakasını sıyırdığı söylenebilir mi? IMF'yle anlaşmalarını iptal eden ülkelerde burjuvazinin, emekçilere uyguladığı her yönlü baskı ve sindirme politikaları açısından IMF programlarından çok da farklı davranmadığı açık değil midir? Ayrıca minimalist bir bakış açısıyla IMF'den kurtulmayı ehven-i şer olarak görmek reformizme kapılıp gitmek değildir de nedir? Emperyalist aşamada tüm ulusal ekonomilerin birbirlerine kökleri ve gövdeleriyle sımsıkı sarılmış oldukları gerçeğine karşı bir ülkenin kendisini bu sistemden yalıtıp tam bağımsız olacağını söylemek Marksizm'in diyalektik çerçevesinde herhangi bir yere konabilir mi?
İstisnasız her alanda karşımıza çıkan “bağımsızlık” sloganının neye yaradığını, hangi sınıfın hizmetine koştuğunu görmek gerekiyor. Burjuva için emperyalist sistem içinde daha “bağımsız” bir pozisyon, içerde işçi sınıfına karşı kazanacağı güç kadar emperyalist hiyerarşide avantajlı pozisyonundan yararlanarak karları katlama olanağı bulmak demektir. Ulusal bağımsızlık çığırtkanlığı yapmak değil, “asıl düşman içerde” diyerek burjuvaziye saldırmak ve işçi sınıfının bağımsız devrimci siyasetini örmek Devrimci Marksist bir duruştur.
İşin en önemli boyutu ise işçilerin zihninde yaratılan illüzyonlar. Bugün geri bilinçteki işçiler dahi sınıfsal içgüdüleri sayesinde IMF'nin kendilerine zarar veren bir kurum olduğundan haberdarlar. Dolayısıyla IMF'ye karşı el yordamıyla da olsa bir bilinç oluşmuş durumda. Ancak işçilerin duydukları nefret esasen neye karşı, görülmesi gereken bu. IMF'yi tüm üretim ilişkilerinden soyutlayarak işçilerin haklarını gasp eden bir “dış düşman” olarak lanse eden “sol” söylemlerin hizmet ettiği şey sınıfsal bilinçte küçük kıvılcımlar yaratmak değil; işçilerin gözünü kendilerini alabildiğine sömüren iç düşmanlarından kaçırması. İçerideki burjuvaya yüklenmeden sadece IMF'nin beline vurmaya çalışınca işçi de kendi sefaletinden sorumlu olan sanki sadece dış güçlermiş gibi bir yanılgıya kapılıyor.
Anti-Amerikancılığa hapsedilen anti-emperyalist bir söylem, ulusal burjuvaziyi gözlerden uzak tuttuğu ölçüde gericidir. Bugün ABD dünya kapitalizminin zirvesindeyse yarın bir başkası, daha sonra belki bir başkası olacaktır(işçi sınıfı iktidarı ele almadığı ve sosyalist dünya devrimi gerçekleşmediği müddetçe). Komünistler açısından emperyalist sistemin ağababalarını alt etmelerinin yolu içerdeki asıl düşmanı alt etmekten geçmektedir. Bu görevi ancak gelecek “Ekim”leri örgütleyerek gerçekleştirebiliriz.
*Ergin Yıldızoğlu – IMF'ye yeni iş bulundu(26 Nisan 2006)